Ya Unutursam? (2. Bölüm)

Yayın Tarihi: 15/01/2015 - Kategori: Hikâye

Cıvıl cıvıl, neşe dolu bir ses çarptı kulağıma. Hani, günde on defa telefonlaştığın bir arkadaşın olur ya. Ona benzer bir içtenlikle ve sanki bu telefonu bekler gibi karşıladı beni. Kendisini tanıttıktan sonra, babamın ricası üzerine yüz yüze görüşmemiz gerektiğini de ekledi.

Tamam dedim, kapattık. Hiç tanımadığım bir adama telefon açıp saçma sapan konuştuğum yetmiyormuş gibi, düşünmeden kalktım buluşmaya gittim bir de. Bu ben değildim; olamazdım. Ama annemi kaybettikten sonra, her geçen gün kendime biraz daha yabancılaştığımın farkındaydım. Sanki tanıdığım Çiğdem dışında biri daha vardı içimde.”

“Dissosiyatif kimlik bozukluğu,” diye bir şey çıkıverdi ağzımdan.

“Kesinlikle! Tolga Ertez de aynı teşhisi koydu işte,” diye onayladı beni anlamsız bir tebessümle.

“Bu teşhis hoşuna mı gitti?” derken çatılmıştı kaşlarım.

“Ya evet, kulağa biraz çılgınca geliyor ama. Tıpkı filmlerdeki gibi değil mi?”

“Bilmem. Ben hâlâ sizin görüşmenize anlam veremedim. Baban seni neden bu adama yönlendirmiş ki?”

“E, bırakmadın ki anlatayım,” diyerek tatlı sert bir çıkış yaptı. “Bu adam aslında annemin ilk doktoruymuş. Yani annem uzun bir süre gizli gizli muayene olmuş. Uzun bir süre dediğim, benim üniversitede okuduğum yıllara denk geliyor tabii ki. Soğukkanlı bir kadındı annem. Deprem olurdu; oturduğu masadan kalkıp, içtiği çaya ara vermezdi mesela. Kimse telaşlanmasın diye hastalığını bile gizlemeye çalışmış. ‘İnsan böyle bir hastalığı en yakınları ile paylaşmaz mı?’ diye soracaksın. Paylaşmamış işte. Özellikle benden gizlemiş. Aman kızım üzülmesin, dersleri etkilenmesin telaşına düştüğü için…”

Bir ara dalıp gittim. Sıkıldığımdam değil. Soluk soluğa dinliyordum hikâyesini. Ağzından çıkan her kelime ve sesinin biraz mahzun, belki de biraz kararlı o tınısı bile etkiliyordu beni. Ya elleri? İncecik parmaklarıyla kavradığı kadehinin buğusuyla oynarken fark ettiğim elleri… Şimdi uzanıp kavrasam, hiç yabancılık çekmezdim sanki. “Ulan oğlum! Kızın içine düştün he,” diye azarladım en sonunda kendimi ama nafile. Alt tarafı biraz sohbet edip, bir şeyler yiyecektik ve belki de bir daha asla görüşmeyecektik diyordum ya hani. Yok, öyle olmayacaktı bence. Bu kızda beni kendisine çeken bir şeyler var gibiydi.

“Sıkıldın mı?” diyerek yıktı hayallerimi.

“Yok yok, lütfen devam et.”

“Sen çok yavaş gidiyorsun ama,” derken bardağımı işaret ediyordu. Haksız da sayılmazdı hani. İçkime uzandığım sırada, Yüksel ile göz göze geldik. Bir şeyler isteyeceğimi anlamış olacak ki, hızlı adımlarla yanaştı masaya. Bu arada bakmayın ikide bir Yüksel diye hitap ettiğime. Orta boylu, mesleğinin yan etkisi olsa gerek hafif kilolu, görseniz hemen kanınızın kaynayacağı, şirin mi şirin, babam yaşında bir adamdı kendisi.

“Abicim, az önce sormuştun ama sana zahmet şu kalamarları tazeler misin?” diye rica ettim.

“Hay hay efendim, memnuniyetle,” diyerek uzandı masadaki buz gibi tabağa.

“Çiğdem kusura bakma lütfen. Ben burada ne anlatıyorum, o neyin peşinde diye düşüneceksin belki.”

“Saçmalama, olur mu öyle şey?”

“Kalamarı çok severim de. Hem sen de bir iki lokma atıştırsan iyi olacak. Oturduğumuzdan beri bırakmadın şu kadehi elinden.”

“Tamam tatlım, eşlik ederim sana.”

Ne demek tatlım? Yahu ne demek olacak, o da benden hoşlanmaya başlamıştı işte. Aynı şiddette bir sevgi sözcüğüyle cevap vermeliydim. Mesela… Hayatım? Yok artık, çok erken. Kuzum? Saçma. Şekerim? O ne lan öyle, ibne gibi?!

“Şimdi, baban seni neden bu adama yönlendirmiş ki?” diye sorarak atmaya çalıştım yüzüme yayılan gerginliği.

“Babam bir gün annemi takip etmiş. Merakından filan değil, olumlu düşünme lütfen,” derken tiye almıştı babasını. “Her zamanki kıskançlık krizlerinden birine girmiş yine. Kiminle görüşüyor bu kadın diye telaşlanırken de Tolga Ertez’i bulmuş. Böylece, annemin hastalığını öğrenen ilk kişi babam olmuş. Yıkılmış sözde; ahlar vahlar ile dizlerini dövmüş ama ne çare. Neyse… Doktorla konuştuğu sırada, laf dönüp dolaşıp bana gelmiş ve adam da benimle görüşmek istemiş. Ama babam hemen hemen her durumda olduğu gibi, böylesine önemli bir konuda bile ayak diremekten geri durmamış. Annemin hastalığını bana açıklamak için henüz erken olduğunu, önce okulumun bitmesi gerektiğini söylemiş. Doktor da babama, ‘O halde, gerekli gördüğünüz en kısa zamanda kartımı kızınıza ulaştırın’ demiş.”

“Tuhaf. Annenin hastalığını açıklamak için mi görüşmek istemiş seninle?”

“Dur yahu, dilim damağım kurudu,” demeye kalmadan sarıldı kadehine. Büyük bir yudumdan sonra, “Aslında tam olarak öyle değilmiş; kendisiyle buluşunca öğrendim,” diye başladı kaldığı yerden. “Adam tek tek bahsetti tüm endişelerinden. Anneme olan düşkünlüğüm nedeniyle, bu hastalık sürecinde benim de büyük bir duygusal çöküntü yaşayabileceğimi anlattı. Devamında birkaç seans terapiye davet etti. Söylediklerinin etkisinde mi kaldım bilmiyorum ama ilerleyen aylarda tüm öngörüleri doğru çıktı ve senin de söylediğin gibi, şak diye bir kimlik bozukluğu teşhisi koydu,” derken aniden masaya vurduğu kadehiyle çıkartmıştı o ‘şak’ sesini.

İrkilmiştim! Böyle bir tepki beklemiyordum açıkcası. “Efendim, kalamar,” diye servis yapan Yüksel’in kadife sesi olmasa, orta yerimden çatlayacaktım oracıkta. Ama garsonumuz yine doğru zamanda, doğru yerdeydi. Sıcacık kalamarlar bir yana, tarator sosundan yükselen mis gibi sarımsak kokusu da aklımı başımdan almıştı. Kıza ayıp olmasın diye belli etmiyordum fakat bir hayli acıkmıştım. Sepete uzandığım gibi koparttığım ilk ekmek parçasını sosa bandım ve masaya çöken sessizliği bozmak için sordum.

“Ee, sonra ne oldu?”

“Âşık oldum!” dedi titreyen bir sesle. Annesinin vefatını anlattığı sırada bile böyle hüzünlü bir ifade yerleşmemişti gözlerine. Belli ki bana içerlemişti. Kendisini ilk dakikalardaki kadar hevesle dinlemediğime kanaat getirmiş olmalıydı. Ne dedi? Âşık mı olmuş?

“Âşık mı oldun?” diye sordum ağzımdakileri çiğnemeden yuttuktan hemen sonra.

“Evet, âşık oldum. Tolga Ertez’e deli gibi âşık oldum.”

Bütün hikâye bu muydu şimdi? Zavallı annesini göz göre göre ölüme terk eden bu kadın, deli gibi âşık olduğu ve muhtemelen kısa süre önce ayrıldığı sevgilisinin yerine bir teselli mi arıyordu şimdi?

“Bir şey söylemeyecek misin?” diye üsteledi nedensizce.

Ne söylememi bekliyordu ki? Maalesef, hayat çok acımasız be Çiğdem’cim. Hele hele biz erkekler… Asla bir kadınla yetinmeyi bilmeyen zavallı mahluklardan öteye geçemeyiz mi demeliydim? Hem ne münasebet?! Belki bizimkinin bok yemesi yüzünden ayrıldılar. Çocuk kesin katlananamıştır bunun dırdırına. Nazı bitmez, sitemi dinmez… Aman, bana ne canım. Muhtemelen ilk ve son buluşmamız olacaktı bu. Alt tarafı biraz sohbet edip, bir şeyler yiyecektik ve belki de bir daha asla görüşmeyecektik dememiş miydim ben? Bir saniye, ağlıyor muydu yoksa?

“Tolga? Lütfen bir şey söyle!”

Nefret ederim ısrardan. Hele böyle durumlarda. Yani, illâ… Tolga mı?

“Tolga mı?”

Adam haklıymış. Bu kızda gerçekten kişilik bozukluğu olmalı. Olmalı ne demek? Doktor bir teşhis koymuş sonuçta.

“Çiğdem, iyi misin?”

“Değilim, hiç iyi değilim,” derken artıyordu sesi. Yüksel de anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini. Yaklaşmaya yeltendi; her şeyin yolunda olduğunu ifade eden bir el hareketiyle durdurdum onu.

“Sakin olur musun lütfen?”

“Annemi muayene eden ilk doktor sendin Tolga!”

Bir yandan ağlıyor, bir yandan da saçmalamaya başlıyordu. Yine de bölmek istemedim sözlerini.

“Tam dört yıl boyunca annemi muayene eden doktor sendin. Tüm o karmaşanın ortasında benim için endişelenen, bunları konuşmak üzere biraraya geldiğimiz seanslarda beni kendine âşık eden adam sendin.”

Maalesef, daha fazla nezaket gösteremeyeceğimi hissettim.

“Çiğdem ne saçmalıyorsun sen?” diye çıkışmıştım.

“Timur filan değilsin sen diyorum. Terk et artık şu kimliğini, yalvarırım terk et! Bu lanet hastalığın kurbanı olduğun için ayrılmak zorunda kaldın mesleğinden, hatırlamıyor musun?”

“Ne?”

Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı. Bu durum artık kontrolümden çıkıyordu.

“Ya unutursam diyordun. Bir gün gelir de, sana olan aşkımı unutursam diyordun; her gün, her saat, her dakika, bıkmadan usanmadan anlatır mısın diye soruyordun! Senin için çırpındığımızın farkında değil misin Tolga? Dakikalardır yanı başımızda duran babanın bile farkında değil misin?” diye sorarken işaret etmişti Yüksel’i.

Panikle ayaklandım.

“Çiğdem, beni dinler misin?”

“Bizi unutmanı istemiyorum tatlım. Yalvarırım biraz zorla kendini!”

Yüksel dayanamayıp, yanımıza yaklaştı ve kaygılı gözlerini önce benim, sonra da Çiğdem’in üzerinde gezdirdi.

“Abicim bir ambulans…” demek üzereydim ki, sözümü bitirmeme fırsat vermeyen adamın ağzından, “Kızım sakin ol,” diye bir cümle döküldü.

Kızım mı? Tanışıyorlar mıydı yani? O anda isimliğe takıldı gözüm. Yüksel Seyfi Ertez. Çiğdem’e döndüm. Hâlâ Tolga demeye çalışıyordu bana. Garip bir duygu kapladı içimi. Kızamadım. “Ne güzel hikâye,” dedim içimden. Bir tıp adamı olmamakla beraber, bu hastalığın dissosiyatif amnezi olduğunu bilecek kadar genel kültür sahibiydim. İnsan beyninin büyük tramvalara karşı kullandığı bu savunma mekanizmasında, bazı anılar geçici olarak silinebilirdi ya da kişi tamamen yeni bir kimliğe bürünebilirdi. Annesinin vefatıyla beraber, muhtemelen Çiğdem’de de benzer belirtiler ortaya çıkmıştı. Ama yine de sitem edemedim. “Kim bilir, bu masaya getirdiği kaçıncı kişiyim,” diye düşünmeme rağmen sitem edemedim.

Ceketimi kaptığım gibi terk etmiştim mekânı. Eve geçene kadar hissettiğim tek şey ise hüzündü.  Sonra sıcak bir duş, deliksiz bir uyku… Şairin dediği gibi, bütün isteğim buydu.

İlerleyen günler boyunca, Çiğdem diye birinin sosyal medya üzerinden beni takip etmesi dışında pek bir değişiklik olmamıştı hayatımda. Tembel hafızamı biraz zorladığımda, aslında birkaç aydır tanıştığımızı ve aynı şirketin farklı şehirlerde çalışan yabancıları olduğumuzu anımsadım. Herhangi bir sebeple yan yana gelip sohbet etmişliğimiz bile yoktu ancak sosyal medya sağ olsun; bir şekilde kendisini fark etmemin yolunu bulmuştu.

Masmavi gözleri… Bir varmış, bir yokmuş gibi.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.