Ya Unutursam? (1. Bölüm)

Yayın Tarihi: 09/01/2015 - Kategori: Hikâye

Yeni yıla saatler kala hayatıma girdi Çiğdem. Tembel hafızamı biraz zorladığımda, aslında birkaç aydır tanıştığımızı ve aynı şirketin farklı şehirlerde çalışan yabancıları olduğumuzu anımsadım.

Herhangi bir sebeple yan yana gelip sohbet etmişliğimiz bile yoktu ancak sosyal medya sağ olsun; bir şekilde kendisini fark etmemin yolunu bulmuştu.

Fotoğraflarına her baktığımda, “Lens mi kullanıyor yoksa kendi gözleri mi?” diye düşünmeme neden olan mavi gözlerinde kaybolurken, genellikle sola doğru savurduğu, ballı kumral rengi dolgun saçlarından da gözümü alamıyordum. Bu gizli hayranlığım karlı bir Perşembe gününde, Bursa’da buluştuğumuz an itibariyle daha baskın bir duyguya dönüşmeye başlamıştı.

Resmiyetin, samimiyeti öldürdüğünü düşünen biri olarak, “Selam. Nasılsın?” diye kurdum ilk cümlemi.

“İyiyim Timur. Sen?” diye karşılık verdi elimi sıkarken.

İçimi titreten sıcaklığın tek sebebi bu tokalaşma olamazdı. Bursa’nın yabancısı olmama rağmen, hep görmek istediğim Arap Şükrü sokağındaki sımsıcak bir meyhanede kırıyorduk ilk sohbetin belini. Ne konuşacaklarını bilemeyen iki ergen gibi gözlerimizi kaçırdığımız o dakikalarda, mekândaki garsonlardan biri yetişti imdadımıza. Kim bilir, ne acemi aşıklar görmüştür bizim gibi. Bizim gibi mi? Yine kaptırıyordum kendimi. Alt tarafı biraz sohbet edip, bir şeyler yiyecektik ve belki de bir daha asla görüşmeyecektik.

“E, nasıl buldun Bursa’yı?” diye lafı açan Çiğdem’di.

“Soğuk,” diyebildim samimi bir tebessümle.

“Bursa her haliyle güzeldir.”

“Kaç yıldır buradasın?”

“Altı olacak bu yaz.”

“Ailenle mi yaşıyorsun?”

“Hayır, tekim. Bir de dünyalar tatlısı bir köpeğim var gerçi.”

Tam da merak ettiğim cevabı sinsice almıştım ki, “En çok bunu merak ediyordun değil mi?” diye sorarak ters köşeye yatırdı beni. Bu kız, tahmin ettiğimden daha zekiydi galiba. Ama benim de ondan aşağı kalır yanım yoktu.

“Meraktan çok ilgimi çekti aslında. Ayakları üzerinde durabilen insanları her zaman takdir etmişimdir.”

“Teşekkür ederim,” derken mahçup bir ifade belirdi yüzünde ve “hayat diyelim,” diye tamamladı sözlerini.

Hayat diyelim. Bu laftan sonra hep sıkı bir hikâye gelir. Hatta biraz da kederli olanından. Ama kuru kuru gitmezdi bundan sonrası. Neyse ki, cevval garsonumuz yine tam zamanında gelmişti. Yaptığı işe beslediği sevgiden midir yoksa bize duyduğu saygıdan mıdır bilinmez, kömür karası göz bebekleri parlayan bir adamdı Yüksel. Tıkış tıkış yazılmış soyadını okuyamadım ama “Ne uzun isimlik,” diye geçiriyordum içimden.

“Bir parmak daha. Yeterli,” talimatıyla kadehindeki ölçüyü tarif eden Çiğdem’in buğulu sesi dağıttı dikkatimi. İçecek siparişimi verirken takındığı şaşkın ifade ise, servisini tamamlayan Yüksel’in hemen ardından cümlelere döküldü.

“Balığın yanında bira içeni de ilk defa görüyorum valla.”

Hiç yadırgamadığım bir tepkiydi bu. Güldüm önce.

“Alkol kültürüne sahip bir adam değilim. O yüzden, biradan başka alkol de kullanmıyorum. Aldırma sen bana.”

“Hadi bakalım. Farklı renklere de ihtiyaç var hayatta.”

Neden lafı dönüp dolaştırıp “hayat” imgesine bağlıyordu ki? Anlatmak istediği bir şeyler mi geveliyordu yoksa beklediği soruları mı duymak istiyordu? Bu sefer aceleci davranmamalıydım.

“Şivava değil mi?”

“Anlamadım?”

“Köpeğin diyorum. Şivava cinsi mi?”

“Hera mı? Evet, şivava.”

“Hera. Yunan mitolojisiyle de mi ilgileniyorsun?”

“Aslında çok da ilgilendiğim söylenemez. Tarih mezunuyum ama sadece okulu bitirmek için okudum desem daha doğru olur.”

“Ama Hera’nın mitolojideki en güçlü, en cesur ve özellikle Afrodit’ten sonraki en güzel tanrıça olarak betimlendiğini bilecek kadar tarih okuduğunu düşünüyorum.”

“Vay canına! Bu akşam, alkol kültürü olmayan bir bilgin ile balık yemek şerefine nail olduğumu hissediyorum.”

“Yok canım, estağfurullah,” diyerek sahte bir tebessüm ile eşlik ettim kaldırdığı kadehe.

“Alkol kültürü olmayan adama.”

“Güzelliğine.”

İlk yudumlarımızı içerken, neden böyle bir gönül okşamak telaşına düştüğümü sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda karşımdaki güzelliği de süzüyordum. Rakı kadehinde kaybolan sadece küçük dudakları değildi mesela. Yuvarlak yüzündeki belli belirsiz gamzelerden de eser kalmıyordu o anda. Bu kız sanki içmek için gelmişti dünyaya. Hatta, bir yasağın zincilerini kırar gibi sarılmıştı kadehe.

“İyi içiyorsun,” diye özetleyebildim şaşkınlığımı.

“Bu meret yasak aslında bana,” dedi kadehini masaya sertçe vurduktan sonra.

“E, niye?”

“Niye mi yasak, niye mi içiyorum?”

“Yani, sen böyle sorunca… İkisini de merak ettim şimdi.”

“Hayat dedim ya Timur’cum.”

Timur’cum? Hızlı mı başladık yoksa… Olsun, severim böyle samimi insanları. Ama artık daha fazla dayanamayacağımı fark ettim.

“Nedir bu hayatla alıp veremediğin böyle?”

Meyhanenin duvarlarına çarpıp geri gelen sorumun yankısı, ince bir sızı kadar kesik tebessümlere dönüştü Çiğdem’in dudak kıvrımlarında. Ve Yüksel araya girmeseydi, muhtemelen gözlerimi alamayacaktım o dudaklardan.

“Efendim, çok özür dilerim. Kalamar?”

“Şöyle ortaya bırakın size zahmet. Onları da böyle alalım,” diyerek yardımcı oldum adamcağıza.

“Benim annem demans hastasıydı,” diye konuya girmişti bile Çiğdem.

“Demans?”

“Halk diliyle, beynin yavaş yavaş yok olması. En sondan başlayarak tüm hatıraların silinmesi. Aslında bu, demansın ilk aşamaları. Maalesef, annem biraz daha ötesindeydi. Kendi gölgesiyle konuşur oldu. Aynada gördüğü kişinin evdeki bir yabancı olduğunu düşünüp, huysuzlanmaya başladı. Önce aynaları kaldırdık; sonra da bazı hatıraları anımsayabilmesi için, evin dört bir yanını eski fotoğraflarla donattık. Tabii, içerisinde babamın olduğu kareleri kestikten sonra. Ama hiçbiri işe yaramadı. İnsanoğlu işte. Çaresizlik içinde sorgusuzca çırpınabilmek yetisine sahip en güçlü canlı. Annemin azıcık daha yaşanılabilir bir hayatı olsun diye çırpınıp durdum yıllarca. Ta ki bir gün, canından çok sevdiği kızını bile hatırlamayacak evreye gelene kadar. Demans hastalığını öğrendiğim ilk günden beri ortaya çıkan en büyük korkumla yüzleşmek zorunda kaldım o an. Ve aklıma gelen, belki de çözüm olarak düşündüğüm tek şey kaçmak oldu. Herkesi, her şeyi geride bırakıp kaçmak. Aynı günün akşamı, annemin ölüm haberini alacağımdan habersiz, kaçtım. Kadıncağız, her akşam beraber yürüdüğümüz parkta özgürce dolaşmak istemiş o akşam. Kim bilir kafası ne kadar meşguldü; karşıdan karşıya geçerken, asla farkedemeyeceği bir aracın çarpması sonucu oracıkta kaybetmiş günahsız hayatını.”

Bir çırpıda anlattığı hayatı, bir anda düğümlendi boğazında. Donakalmıştım! Ne diyeceğimi bilemezken, en zor zamanlarda sığındığım tüm teselli sözcükleri bile değersizleşmişti zihnimde. Ne bir parça lokma, ne de bir yudum içki götürebildim ağzıma. O ise, kaldığı yerden devam etmesini sağlayacak gücü toplamak üzere sarıldı kadehine.

“Yıllar sonra, annemin cenazesinde yanyana geldik babamla. Taziyeleri kabul etmek dışında ağzını bıçak açmıyordu. Açmasına da gerek yoktu zaten. Yanıma yaklaştığı sırada fark edebildim yaşlı gözlerini. Bir şeyler söylemek ister gibi uzandı ellerime. Sıkıca kavradı ve avuçlarımın arasına bir kart bıraktı. Küçükken, çok istediğim bir şeyi almama onay verdiği zamanlarda kırpardı gözlerini. Yine aynısı yaptı, sonra usulca bıraktı ellerimi.”

İçkimden bir yudum almaya fırsat bulduğum sırada, Çiğdem’in boşalan kadehini doldurmak üzere yanımızda bitiverdi Yüksel. Soğuyan kalamar tabağına göz ucuyla baktı ve “Tazelememi ister misiniz efendim?” diye sordu tüm kibarlığıyla. İstemesine isterdik ama böylesine trajik bir hikâyenin tam ortasında, en son derdimiz soğuyan bir kalamar tabağı olmalıydı herhalde. Yüksel’in bu teklifini nazikçe geri çevirdim. Saygılarını arz ederek uzaklaştı o da.

“Ne yazıyordu kartta?”

“O an bakmadım. Hatta çantamın en ücra köşesinde kaldığını bile aylar sonra fark ettim. Annemin hatırası, en sevdiğim bordo rengi çantamı hazırlıyordum bir gün. Eski çantamdaki tüm eşyaları, yatağımın üstüne savurmuştum. O anda gözüme ilişti babamın verdiği kart. Bir kartvizitti aslında. Üzerinde ‘Psikiyatrist Dr. Tolga Ertez’ yazıyordu. Anlam veremedim önce. Sonra, arkasına bir not düşmüş olabileceği ihtimaline meyil verdim ama göremedim. Tüm cesaretimi topladığım anda ise, kartvizitin üzerinde yazan numarayı aramaya karar verdim. | 2. bölümü oku…

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.