Korkma, Ben Buradayım

Yayın Tarihi: 12/10/2014 - Kategori: Hikâye

Yalnızlığı seven ve küçük yaşlarda korku unsurlarıyla terbiye edilmemiş biri olmasına rağmen, bilinçaltında gizlediği bazı korkuları vardı. Küçükken şofbenden korkardı mesela. 

Evet, büyük tüple çalışan ve alüminyum folyoya benzeyen çirkin bacasıyla dış dünyaya bağlanan eski tip bir şofbenden korkardı. Bilindiği üzere bunlar çok karmaşık cihazlar değildi. Tüpü aç, sıcak su musluğunu çevir ve güzelce yıkan. Bu basit talimatı aldıktan sonra ebeveyn desteği olmadan kendi başına duş almaya başlamıştı. Kış günü insanın kemiklerini ısıtan o sıcak suyun ansızın bastıran ve nefes kesen soğukluğunu hissedene kadar da her şey yolunda gidiyordu. Ama anlam veremediği bir şekilde şofbenin ateşi kendi kendine sönüyordu. O yıllarda karbonmonoksit zehirlenmesine dair haberler de revaçta olunca, ufaklığın gözü bu teneke yığınından daha tehditkâr bir şey görmüyordu. “Anne, baba! Şofben söndü ya,” diye panikleyip birini banyoya getirtene kadar soyka şofben tekrar çalışıyordu. Bu gizemli hadiseyi kimseye kanıtlayamadı ama bacadan gelen ters rüzgâr nedeniyle ateşin söndüğünü öğrenene kadar gözünü o şofbenden ayırmadı. Ya şofben söner de zehirlenip ölürseymiş de, hem ölmek için çok genç değil miymiş de. Kendisine “Ölümün yaşı olmaz,” derken ne demek istediğimi anlamadığına emindim ama çocuk işte, ısrarla ölmek istemiyordu.

Nitekim yıllar geçmiş, doğal kaynakların daha etkin kullanımıyla beraber doğal gaz ve devamında kombi ile tanışmıştı. Kendi kendine sönmeyen bu kombi sayesinde duş sendromunu da disipline etmişti fakat bu sefer de deprem diye bir şey çıkmıştı başına. 17 Ağustos’un en zayıf etkilerini İstanbul’dan hisseden milyonlarca kişiden biriydi ama 14 yaşındaki bir çocuk için bu etkiler o kadar da hafife alınamazdı. O gece yanına koşup “Korkma, ben buradayım,” dememe rağmen, deprem sonrası içgüdüsel bir önlem olarak salonun ortasında duran ahşap masaya sığınmaya başlamıştı. Yani her şey yıkılacaktı ama kendisi o ahşap masanın altından sapasağlam çıkacaktı. Aklıma geldikçe gülümseyerek karşıladığım bu hatıra o zamanlar ona hiç de komik gelmiyordu. Hatta büyük depremi takip eden artçı sarsıntılar boyunca masanın altında saklandığını, uyuduğunu ve yemek yediğini çok iyi anımsıyorum. Ya tekrar deprem olur da apartman çökerseymiş de, hem bu kadar çatlak kolona rağmen niye hâlâ bu evde oturuyormuşuz da. “Allah’ım ölmek için hâlâ çok gencim,” diye iç geçirmesine değinmiyorum bile.

Depremin bıraktığı bir iz olsa gerek, haddinden fazla gürültü çıkaran herhangi bir şeye yakın durmaktan da korkardı. Gürültü korkusunu tam anlamıyla kabul etmese de, Muğla’da okuduğu yıllarda şahit olduğum bir hatırası bu tezimi doğruluyordu. Bir gün oturduğu apartmanın ısıtma sisteminde sorun çıkmıştı ve hemen sevimli apartman görevlisi Nadir’in yanında almıştı soluğu. “Yahu ne telaşlanıpdurun? Hindi bakarız,” demişti adam ve bizimkini de peşine taktığı gibi bir hışımla kazan dairesine inmişlerdi. Hayatında ilk defa gördüğü garip makinelerle dolu, kömürlük tarzı bir yerdi burası. Nadir her zaman olduğu gibi kararlı adımlarla makinelerden birine yanaşmış, kaynar suyla dolu olduğunu söylediği kazan üzerindeki bazı vanaları açıp kapamaya başlamıştı. Omuzlarındaki sorumluluğun da verdiği ciddiyetle “İşte, gazan dairesini boş goyvemecen,” diye nutuk atmıştı ve devamında “Biraz ses edivecek hindi,” demesine kalmadan büyük bir gürültü kopmuştu. Makine çalışınca Nadir abisi zafer kazanmışçasına gevrek kahkahalar atmıştı ama kendisi endişeli bir ifadeyle donakalmıştı. Yok bu kazan patlarsa buradan sağ çıkamazmış da, sağ çıksa bile kazanın kaynar suyuyla feci şekilde yanarmış da, daha neler neler. Anlaşılan, bizim ufaklık henüz büyümemişti.

Okul, askerlik, iş hayatı derken kendisi de korkuları da olgunlaşır diye düşünüyordum. Ta ki, bir iş gezisi dönüşü anlattığı macerayı dinleyene kadar. Gaziantep-Urfa arasında bir dolmuş yolculuğu yapıyormuş ve dolmuş şoförü yağışlı havaya rağmen sürekli ters şeride geçiyormuş. Yolun ıslak, havanın karanlık olması bir yana, şoförün hem telefonla konuştuğundan hem de aracı çok hızlı kullandığından da dert yanmıştı. Ya araç yoldan çıksaymış da, zaten dolmuşta altı Suriye vatandaşı ve kendisi varmış da, tam üçüncü sayfa haberiymiş de falan filan. Hiç yorum yapmadan dinledim bütün anlattıklarını. O heyecanlandıkça ben de şaşkın bir ifade takınmaya özen gösterdim. Sonunda hep aynı duyguyu hissetse de, bu çocuk aslında ölümden korkmuyordu. “Ben ölürsem annem çok üzülür, ona yanıyorum,” diyordu gözleri.

Cihan’ın hikâyesi bitince “Hadi git bir duş al da kendine gel,” diye telkinde bulundum. Geçenlerde kombinin bozulduğunu ve nasıl çalıştıracağını söylemek de son anda aklıma gelmişti. Sıcak su musluğunu çevirdikten sonra bir tornavida ile çakmağı ateşlemek zorunda kaldı ve ateşin sönmeyeceğine emin olana kadar da başında bekledi. 30 yaşındaki ufaklığın bu hallerine bıyık altından gülerken, “Allah’ım ne olur deprem olmasın,” demekten de geri duramadım. Baba yüreği işte.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.