Göçveren Köyün Muhtarı

Yayın Tarihi: 14/06/2015 - Kategori: Hikâye

“Asker misin?”

“Hayır, eğitmenim. Neden?”

“Ne bileyim, böyle asker gibi keskin konuşunca…”

“Yok, ben değilim de abim asker aslında. Belki onun etkisi vardır.”

“Belki de. Ne yazıyorduk, ne demiştin?”

“Şu son filminizdeki repliğiniz olsun lütfen. Göçveren köyün muhtarından selamlar gibi bir şey.”

Gevrek bir kahkaha attıktan sonra, “Pekâlâ, ismin neydi?” diye sordu.

Sağ olsun, aynen dilediğim gibi de imzaladı Peri Gazozu isimli kitabını. İmza gününe gelmeden önce hayal ettiğim sahneyi yaşamanın heyecanından olsa gerek, teşekkürlerimi sunar sunmaz ayrıldım yanından. Hayranlık duyulan birçok ünlüden farklı olarak, karşımda böylesine sıcakkanlı bir insan bulmuşken keşke biraz daha sohbet etseydim diye iç geçirmekten de geri duramadım.

“Adamın yanına giderken çok heyecanlandım anne. Birisiyle konuşuyordu, sabredemedim paldır küldür girdim valla aralarına. Öyle telaşla kitabı uzatıp imza isteyince de asker olup olmadığımı sordu. İlk başta anlamadım niye öyle dediğini ama sonra utandım valla emrivaki oldu diye. Sanki on beş lirayla kitabı değil de adamı satın alıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Sonuçta karşımdaki bir yazar, sinema oyuncusu, hatta bir hekim. Yine de çok doğal bir adam ama. Hiç öyle şey yapmadı, hiç. Aynı filmlerindeki gibi. Egoya, kibire dair en ufak bir iz yok. Baksana, adımı yazıp tarih düştü bir de altına.”

“E, sen de bahsetseydin ya oğlum kendinden,” diye bayat bir fikir attı annem ortaya.

“Nasıl bahsetseydim?”

“Ben de yazıyorum bir şeyler filan deseydin.”

“İyi de bir şeyler yazan bir sürü insan var anne. Ne deseydim adama? Heyecanlandım zaten, öyle anlatamazdım kendimi. İlk başta asker misin filan diye sorunca da… Ne bileyim, aslında adamın vaktini çalmak istemedim. Benimle muhabbet etmek için orada değildi ya. Ama bir şey diyeyim mi sana? Konuşsam konuşurdu o da. Bak, gerçekten öyle kibirli bir adam filan değil. Yani ünlüdür, burnu havadadır diye düşünme. Gördün işte filmlerindeki doğallığını, izletmiştim sana.”

Kısacık hikâyeme annemi de ortak ederken, kadıncağız heyecanlı anlatım tarzıma mı yetişsin yoksa tarif ettiğim adamı mı hatırlamaya çalışsın, şaşıp kalmıştı doğrusu. Bu adama neden bu kadar değer yüklediğimi anlama çabası ise birkaç ay sonra, imzalattığım o kitabı okuduğu sırada mümkün olacaktı. Kitaptaki anıları son derece samimi bulmakla beraber, hemen hemen her hikâyede kendi çocukluğuyla, gençliğiyle ve belki de acılarıyla yüzleşecek; aynı sayfada hem kahkahalarına hem de göz yaşlarına hakim olamayacaktı. Hatta aradan geçen onca zamana rağmen kitap hâlâ kendisinde duracak, her sorduğumda, “Ben tekrar okuyacağım o kitabı, bitirince veririm geri,” diyecekti.

İki sene sonra… Kapadokya gezimi bitirmiş, İstanbul’a dönmek üzereyken havalimanında karşılaştık bu kez. Aslında buna tam olarak karşılaşmak denemezdi. Kendisini bilet kuyruğunda gördüğümde, “O mu gerçekten ya?” diye kısa süreli bir şüpheye düştüğümü hatırlıyorum. Üç Maymun filmindeki yerel seçim bozgununa rağmen, “Şu kadarcık üzüldüysem adam değilim,” diyen Servet’in huzursuz bakışları yerleşmişti yüzüne. Ya da sadece uykusuz kalmıştı dünkü geceden. Kara kaşlarının gölgelediği kan çanağı gözlerine zeval gelmesin, yanına yaklaşıp selam vermemi engelleyen dondurucu bir mesafe hissediyordum aramızda.

Kimliğini uzatıp biletini aldığını gördüm fakat insanın tahammül sınırlarını zorlayan üst aramasından ne zaman geçtiğini fark etmemiştim bile. Kalabalığın üzerinden göz ucuyla ortalığı yokladım ve yanında iki boş koltuk bırakarak bekleme salonunda sıkılmaya başladığına şahit oldum. O iki koltuktan biri bana ayrılmıştı sanki ve hemen ulaşmalıydım yanına ama çantamdaki şüpheli cismi görmeyi bekleyen polis memuruna da bir açıklama borçluydum.

“Şunu çıkartır mısın?” diye dokundu güvenlik monitöründeki sevimsiz görüntüye.

Memurun neyi ima ettiğini tahmin edip, çantamı telaşla karıştırarak çıkarttım istediği objeyi.

“Nedir bu?” diye sordu meraklı bakışlarla.

“Aslında basit bir saat düzeneği. Daha doğrusu mutfak saati. Ama bu haliyle üzerine kamera bağlıyorum ve belirlediğim süre boyunca sabit bir noktadan döngüsel çekimler yapıyorum.”

“Düzenek mi?”

Tüm o teknik bilgi arasından söküp koparttığı tek kelime buydu galiba. Bir yandan açıklama yapmaya çalışıyor, bir yandan da o boş koltukları kesiyordum.

“Yani düzenek derken, normalde bu iş için kullanılmıyor memur bey. Şu bağlantı aparatı sayesinde kamera ile uyumlu bir sistem kurdum ben. Bunu böyle şey yaptım…”

İkna olmuş gibi gözükse de mesleğinin vermiş olduğu iç güdüsel kaygıları dile geldi ve “Yahu düzenek müzenek… Aman patlatma bizi he! Yok değil mi öyle bir şey?” diye şakayla karışık yokladı beni.

“Yok memur bey, estağfurullah. Sadece fotoğraf çekmek için…”
“Tamam tamam, hadi bakalım,” cümlesinin peşine taktığı tebessümle uğurladı beni.

Çantamı hızlıca toparladıktan sonra ceylan gibi sekerek ilerledim bizimkinin yanına. Ancak o kadar sert bir baba mizacı takınmıştı ki, yanına sokulup iki kelam etmek neredeyse mümkün gözükmüyordu. Önce elindeki telefona, ilerleyen dakikalarda da uykuya daldığını fark ettim. Uçağın kalkış vakti yaklaştığında ise yolcuların hareketlenmesi ile birlikte gözlerini araladı ancak halinden memnun olsa gerek, valizini alıp kalkmaya yeltenmedi bile. Bir süre ben de bekledim öylece fakat son anonslara kalmayı pek sevmediğim için uçağa doğru yol almaya karar verdim. O dakikadan itibaren uçakta da birbirine yakın koltuklara denk gelmekten başka bir umut olamazdı içimde.

“Ya ben geçtim yerime oturdum, uçak neredeyse dolmak üzere ama bizimki ortalarda yok. Dedim adam uyuya kaldı galiba. Sonra baktım uzaktan valizini sürükleye sürükleye geliyor. Uçağa bindi; hemen baş üstü dolaplarını karıştırmaya başladı, bir boşluk bulur bulmaz da valizini kavradığı gibi fırlattı. Ama böyle huysuz ve sert bir tavırla. Belli, canı bir şeye sıkılmış. Bir hışımla ceketini filan çıkarttı, önümdeki koltuğa oturdu işte. Önce biraz kitap okudu sonra uyukladı galiba. Yemek servisi başlayınca doğrulduğunu gördüm fakat bir şey yemek istemedi. Çay ya da kahve aldı galiba, tam göremedim de sıcak bir şeyler istedi yani. O elindeki kitabı da okuyamadı sanırım çünkü uçak indiğinde farkettim, gözleri kanlıydı hâlâ. Muhtemelen uyudu yol boyunca. Neyse, aynen bindiği gibi bir hışımla pılını pırtını toplayıp terketti uçağı. Tabii ben de peşinden… Elindeki küçük valizi dışında başka eşyaları da vardı demek ki, bagaj teslimin oraya koşturdu. Bagajını beklerken gördüm en son, sonra gittim ben de artık. Öyle yani.”

“Niye hiç konuşmadın?”

“He?”

“Adamla diyorum, niye hiç konuşmadın?”

“Yok anne öyle konuşmak için çok da bir fırsat olmadı aslında. Dedim ya, huzursuz gözüküyordu zaten.”

“Bir selam verseydin en azından, ne olacak yani?”

“Yok canım selam verdim. Yani uçak indiğinde hafiften göz göze geldik, ben de böyle tebessümle bir şey yaptım. O görmüştür onu.”

“Keşke biraz kendinden bahsetseydin oğlum. Böyle böyle, ben de bir şeyler yazıyorum filan deseydin. Şu çektiğin belgeseli anlatsaydın.”

“Anne ne diyeyim adama şimdi orada? Yani konuşsam konuşurdu o da ama rahatsız etmek istemedim. Bir de aslında bekleme salonunda bilgisayarı açıp bir şeyler yazdım ben. Yanımdaydı ya, görmüştür o zaten. Çok sorun değil ya. Bir dahaki sefer daha uzun uzun konuşuruz artık. Yine bir imza günü filan olursa, konuşuruz yani.”

“Karnın aç mı?”

“Yok ben tokum, uçakta atıştırdım bir şeyler. Adam sadece çay içti ya. Herhalde kahvaltı filan yapmıştır o, değil mi?”

“Herhalde.”

                                   

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.