Bir Zamanlar Hapisteyken

Yayın Tarihi: 19/02/2015 - Kategori: Hikâye

Siz hiç kötü adamları sevdiniz mi? Ben sevdim. En az onlar kadar kötü bir adam olduğum için değil. Onlarla aynı kaderi paylaştığım için duygusallaştığımı da düşünmeyin. Onlar aslında sevilmeyecek kadar kötü adamlar değillermiş, bunu anladım.

Balıkesir L tipi cezaevindeki 71. günümde, gecenin en sevdiğim saatlerinden birine denk gelmiştim. Ortak kullanım alanlarının kapatılması ve herkesin kendi hücresine çekilmesi ile birlikte, yedi kişilik koğuşumuz her geceki sessizliğine sığınmıştı. Hangi ara yaktığım, hangi ara küllendiğini bile fark etmediğim sigaramın dumanı altında karalıyordum saman kağıdımı. Mavi kalem, saman kağıt. Tam aksini düşünmüştüm ilk fırsatta. Anlamsızdı ama babam hep öyle söylerdi. “Odaklandığın şeyden sıkıldığın anda, kaybolmuşsun demektir. Kaybolunca tam tersini düşün,” derdi. Saman kalem, mavi kağıt. Çok saçmaydı ama yine işe yaramıştı. Mantık hatasını tespit eden zihnim açılmıştı. Ya da Kemal’in huzursuz bacağı dağıtmıştı dikkatimi. Her zamanki gibi kıpırdanıp duruyordu uykusunda.

Siirt’li Kemal Gergin. Nam-ı diğer, on iki parmak Kemal. Bu lakabı ilk kez duyan herkes gibi, tokalaşmak üzere uzattığı ellerini incelemiştim göz ucuyla. Tahmin ettiğiniz gibi on iki parmağı filan yoktu. İmam nikâhlı eşine laf atan adamı, köy kıraathanesinin önünde canlı canlı deşmiş ve maktulün oniki parmak bağırsağını çıkartıp, ağzına tıkamış. Gözü dönmüş bir caniden beklenmeyecek kadar ciddi bir müdahale, değil mi? Yine de tanısanız severdiniz bu caniyi. Sempatik biriydi. Güneydoğu Anadolu’nun güneşinden aldığı kavruk yüzünde dikkat çeken tek şey gözleriydi mesela. Işıldayan bakışlarıyla, yemyeşil gözleri. Genelde bir ağız dolusu gülerdi ve hemen hemen hiç somurtmazdı.

Samimiyetine güvendiğim bir gün sormuştum kendisine, “Ya Kemal, niye adamın penisini değil de oniki parmak bağırsağını kestin?” diye.

“Erkek adamdır. Hiç kesilir mi adamın şeyi?” diye gülümseyerek cevap vermişti soruma. “Ama bak bu İbo’nun şeyini hiç düşünmeden keserim vallahi,” derken de İbrahim’i işaret etmişti.

İbrahim Şengül. Hani bir insanla göz göze geldikten sonra, ikinci kez bakışmaktan çekinirsiniz ya. İbrahim tam olarak öyle bir adamdı. Yüzünden şer, ellerinden kan akan çoğu katilden daha farklı biriydi benim gözümde. Kanım bir türlü kaynamamıştı kendisine. Geçimini sadece tır şoförlüğü ile sağlamıyordu. Soyadı sayesinde, Van’ın Şengüller aşiretinin de kaymağını yiyordu. Uyuşturucu, kaçakçılık, tahsilatçılık, değnekçilik, şantaj, adam yaralama, kadın ticareti… Ne ararsanız vardı İbrahim’de. Ucunda para olan herhangi bir suça bulaşmaktan çekinmezdi. Kapkara gözlerini gölgeleyen kalın kaşlarını çatıp, kolunu kanadını gere gere yürürdü avluda. Cezaevine adım attığım gün, benim üzerime de bu şekilde yürümüştü. Neyse ki kuzeni Melik girmişti araya ve mevzu çok fazla büyümeden uzaklaştırmıştı uğursuz herifi.

Melik Şengül. Kuzeninin aksine, sevilen ve saygı duyulan bir adamdı. Seyrek saçlarıyla birleşen ve hiç uzamadığını düşündüğüm kirli sakalının yanı sıra, siyah takım elbisesinin altına giydiği beyaz çorapları ve kahverengi ayakkabısı ile mafya dizilerindeki figüranları andırıyordu Melik. İbrahim’i hem tefecilerin hem de azrailin elinden kurtardığı için bu duvarlar arasındaydı. Düşünüyorum da, onun yerinde kimse olsa aynı şeyi yapardı. Ölmek veya öldürmek… Hayat kadar zor bir seçim.

Nedense, bana hep güven vermiştir Melik. Belki de babacan ve uzlaşmacı tavırları sayesinde böyle hissettiriyordu. Aslında bu denli uyumsuz bir ekibi, böylesine sımsıkı tutan yegâne güç de kendisiydi.

“Bremın,” diye hitap ederdi genelde. Kürtçe’de “Kardeşim,” demekmiş.

“Bremın, bak bu çocuğa iyi bak. Bir gün buradan çıkmak bana nasip olmazsa, bu çocuk sana emanet,” diye beni işaret etmişti Ayhan’a seslenirken.

Ayhan Çelik. Bir gece yarısı gözlerimi açtığımda, hemen yanı başımdaki ranzada sırt üstü ve göğsü kanlar içinde uyurken görmüştüm kendisini ilk kez. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Belli ki, biri bu adamı fena şekilde doğramıştı. Uykumu kaçıran bu manzaraya, sabaha kadar beynimi kemiren korkularımla eşlik etmiştim. Bir cezaevinde intikamı soğutacak kadar bol vakit olsa da, burada kimse soğuk çorba içmezdi. Şafak sökmeden öldürürler bu adamı diye kurmuştum kafamda. Meğerse Ayhan’ın hikâyesi daha farklıymış.

Gönlü bir kıza düşmüş doğup büyüdüğü Bitlis’te. Gitmiş istemiş ailesinden. Ancak, “Benim, senin gibi ameleye verecek kızım yok,” yanıtını almış kızın babasından. Gururu incinmiş tabii ki ama yine de vazgeçmemiş. Anlaşmış sevdiği ile, kaçmışlar İstanbul’a. Kızın abileri rahat dururlar mı hiç? Garibanlara bir gün olsun huzur vermemişler. Bir gece Ayhan vardiyadan erken çıkmış ve eve vardığında kızın büyük abisi ile kapıda karşılaşmışlar. Ayhan daha hızlı davrandığı için de kara toprak altına değil, buraya düşmüş. Umudunu kırmamış sevdalı çocuk. “Bekle beni,” demiş Suna’ya. “Bir gün geleceğim mutlaka. Bekle beni.” Ama Ayhan içerdeyken, kızın küçük abisi daha erken gelmiş Suna’nın yanına. Ertesi günün gazetelerine beş satır yazıyla iliştirilmiş bu töre cinayeti. Kahrolmuş Ayhan. Haberi aldığı gece jiletlemiş kendini. Şafak sökmeden öldürürler bu adamı diye kuruyordum ya, gözlerimi yeni günün ilk ışığına, Ayhan’ın mırıldadığı türküyle açmıştım.
 

Şafak söktü yine, Suna’m uyanmaz
Hasret çeken gönül derde dayanmaz
Çağırırım Suna’m, sesim duyulmaz
Uyan Suna’m uyan, derin uykudan

 
Ayhan okudukça, Beyhan ağlıyordu sanki.

Gaziantepli Beyhan Ayaz. “Ne o öyle burjuvalar gibi? Entep deyecen, Entep,” diye düzeltirdi beni hep. Bir buçuklu göbekli bir adamdı Beyhan ve sofraya her oturduğunda, bir önceki öğünü kaçırmış gibi saldırırdı ekmeğe tuza. Yemek yemediği zamanlarda ise 3 yaşındaki çocuğunun fotoğrafına dalar giderdi. Cezaevine girdiğinde eşi hamileymiş Beyhan’ın. Koklayamamış bile yavrusunu. Talihsiz adam… Gaziantep’te bir Suriyeli tarafından bıçaklanarak öldürülen Türk, Beyhan’ın öz amcasıymış. Gözü dönmüş o an. Babasının av tüfeğini kaptığı gibi ateşlemiş hiç düşünmeden. Şimdi sorsanız bin pişman ama ne fayda. Bu küçük kıvılcımdan sonra alevlenen ve onlarca Suriyeliye karşı başlatılan linç girişiminden bile kendini sorumlu tutardı.

“Yazık ağabey,” diye içini dökerken kekelerdi genelde. “Vallahi o insanlara da yazık. Delikanlılığa sığmaz ki o kadar insanın bir avuç adamı linç etmeye çalışması.”

Beyhan duygusallaştıkça, “İçim şişti be kardeşim,” diye çıkışan Nurettin olurdu hep. Mardin’li Nurettin Çolak. Nam-ı diğer, Nuriço. Koğuşun, hatta neredeyse cezaevinin asayişi ondan sorulurdu. Meslek alışkanlığı… Marmaris’in İçmeler beldesindeki plajlarda özel güvenlik olarak çalışmış yıllarca. Haksızlığa, zulme, hele hele savunmasız insanların hor görülmesine tahammülü yoktu Nurettin’in. Vardiya değişimini henüz tamamladığı bir gece, plajdaki bungalovların birinden yükselen feryatlara kulak kabartmış. Bir pislik döndüğünü anlamış. Evin kapısını kırıp içeri girdiğinde, dört Türk tarafından sıkıştırılan çaresiz bir turist ile göz göze gelmiş. Adamları korkutmaya bile yeltenmeden, silahını çektiği gibi dördünü de olay yerinde öldürmüş. Zaruret sınırını aşarak adam öldürmek iddiasıyla, önce sekiz yıla kadar, ardından iki kez de on altışar yıl hapis istemiyle yargılanmış. Meşru müdafaa sınırlarında kalmadığına hükmedilince de, demir parmaklıkların soğukluğunu hissetmek zorunda kalmış Nuriço.

“Bu adamlarla aynı koğuşu paylaşmaktan gurur duyuyorum,” diyip bırakmıştım elimdeki kâğıdı Şevki Bey’in masasına. Kendisi, cezaevimizin idare memuru olurdu. Yaklaşık elli yaşında olduğunu tahmin ederdik. Tahmin ederdik çünkü hiç bahsetmezdi kendisinden. Bir haftada en az iki kitap bitirdiğine şahit olduğum için, yazdıklarımı okumaya heves edecek tek kişi olarak onu görürdüm. Sağ olsun, o da hiçbir zaman geri çevirmezdi bu talebimi.

Son yazımı da büyük bir merakla okurken, sadece ellerini ısıtmak için tuttuğunu düşündüğüm ince belli bardaktaki çayını içmeyi unutmuştu yine. Zaman zaman tebessüm ediyordu saman kağıttaki mavi satırlara ama neye güldüğü ya da neyi abartılı bulduğu konusunda en ufak bir ipuçu bile vermiyordu. Hoş, adam edebiyat öğretmenim değildi sonuçta. Bunca işinin gücünün arasında bana vakit ayırıyor olması bile yeteri kadar değerliydi benim için.

Yazımı okudu; soğuyan çayından bir yudum alıp, ekşittiği yüzündeki fırça bıyıklarını elinin tersiyle sildi ve sordu.

“Sana bir hak versem. Sadece bir hak. Kimi özgürlüğüne kavuşturmak isterdin?”

Saniyeler içerisinde altı profil fotoğrafı geçti gözlerimin önünden. En azılı haydutların fotoğrafları kadar soğuk, biraz siyah, biraz beyaz altı fotoğraf. Kemal, İbrahim, Melik, Ayhan, Beyhan ve Nurettin.

“İbrahim,” diye yanıtladım.

“İbrahim mi? İbrahim Şengül?” diye sorarak onay bekledi Şevki Bey.

Hafifçe kafamı salladığımda, nereye varmak istediğimi anlar gibi tekrar sordu.

“Bu kadar adamın arasından neden en yavşağını seçersin be oğlum?”

Tebessümle karşılık verdim kendisine.

“Siz hiç kötü adamları sevdiniz mi Şevki Bey? Ben sevdim. Bu adamlar dışarısı için fazla iyi çünkü. Fazla cömert, fazla fedakâr… Bu adamlar dışarıda yapamazlar Şevki Bey. Dönüp dolaşıp, yine buraya gelirler. Gelmek zorundalar. Birileri dışarıdaki yavşakları temizlemediği sürece, ben de bu kötü adamların yanından ayrılmak istemeyeceğim.”

Beni haklı bulmuş olacak ki, tezimi çürütmeye çalışmadı bile. Aksine, şakayla karışık destek verdi.

“Bak çıkartıyorum o zaman İbrahim’i. Ama dışarıda başına bir şey gelirse senden bilirim, anlaştık mı?” diye sorduktan sonra da gevrek gevrek kahkaha atmaya başladı.

Eşlik ettim kendisinin bu neşeli haline. İki çay söyledi hemen. Yorgun elleri üşümüştü, belli.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.