Ahmet

Yayın Tarihi: 19/09/2014 - Kategori: Hikâye

Hepimizin “Yazsam roman olur,” umuduyla yaşadığı bir hayatı vardır. Bu hayatların arasında en ilgimi çeken ise Ahmet’in hayatı olmuştur.

28 Ekim 1957’de bir akrep burcu erkeği doğdu Malatya’da. Adını Ahmet koydular. Beş kardeşin en küçüğüydü Ahmet. 5 yaşına geldiğinde inşaat tahtalarına bağladığı teller ile tavuklara karşı türküler okuyordu. Çok sürmedi, iki sene sonra bağlama çalmayı öğrendi ve işçi gecelerinde Mahsuni’den türküler okumaya başladı. Ailesinin maddi durumu iyi olmadığı için çok küçük yaşlarda iş hayatına atılmak zorunda kaldı. Çalıştığı plakçıya gelen İspanyol paça pantolonlu, uzun saçlı çocukların devrimci olduğunu daha sonra anladı ve kendisine ilk defa “Merhaba arkadaş,” diye hitap eden bu insanları çok sevdi.

Orta okul ikinci sınıfa geldiğinde Malatya’dan ayrıldı ve İstanbul’a yerleşti. Hayatında ilk defa deniz gördüğündeki hayretini “Yahu ne kadar büyük bir dere,” diye anlatıyordu. Üzerinde “Malatya” yazan kutuları arabadan indirirken mahallenin gençlerinin kendisine “Malatya’nın kırosu” diye hitap etmelerine de biraz içerlemiş gibiydi ama keşke tek derdi bu olsaydı. Geçim derdi bir türlü yakasını bırakmıyordu ki. Topkapı’da bir benzin istasyonunda araba yıkamaya başladı. Bu iş çok yoruyordu Ahmet’i. Arabaları, elleri şişene kadar temizliyordu ama yine de yaranamıyordu insanlara. “Bu arabanın her yeri kir içinde gardaşım,” diyordu bazı müşteriler ve bunu hazmedemiyordu. Duygusal adamdı. Yaşadığı zorluklardan çok çabuk etkileniyordu ama bunun da bir çözümünü bulmuştu kendince. Hayat onun üzerine gittikçe, o da bağlamasına sarılıyordu. Kimseyle paylaşamadığı dertlerini bağlaması ile dile getiriyordu ve birileri duysun diye balkonda çalıp okuyordu.

“Sanki izlediğim bütün filmlerdeki kahraman bendim. Bir gün Kocamustafapaşa’nın sahibi olacaktım ya da Kocamustafapaşa’nın tanıdığı çok ünlü biri olacaktım,” diye özetliyordu Fatih’in Kocamustafapaşa semtinde yaşadığı yılları. Bunca hayat kavgasının içerisinde bir sevgilisi bile olmuştu. Balkondan balkona bakışıyorlardı sadece, başka bir şey yoktu. Sevgilisinden bahsederken mahcup bir ifade takınıyordu, hatta Özdemir Asaf’ın bir şiirine benzetiyordu yaşadığı ilişkiyi.

Ben birini sevmiyordum
O da beni sevmiyordu
Bir gün bir yerde randevulaştık
Ben gitmedim
O da gelmedi

Mısır Çarşısı’nın arkasında korse satarken, yanı başındaki tezgâhta kaset satan Osman adında biriyle tanıştı. “Gel seni bizim derneğe götüreyim. Çok seveceksin,” demişti Osman. Kıramadı yeni arkadaşını ve bağlamasını kaptığı gibi derneğe gittiler. Ahmet bağlama çaldığı için çok seviliyordu ama dernektekilerin okuduğu şarkıları bir türlü okuyamıyordu. Bir gün Avusturya işçi marşını söylemeyi öğrendi ve önce saçlarını kestirdi, sonra da kendi kendine “Ulan Ahmet, adam oluyorsun,” dedi. Maalesef, bu olgunlaşma dönemi kendisinin de hapishanede yattığı devrim yıllarına denk gelmişti.

Ahmet’in hayatla mücadelesi daha yeni başlıyordu. 1984 yılında içeriden çıktıktan sonra 15-20 gün kadar taksicilik yaptı. Bir gün Çapa’dan bir yolcu aldı ve Esenler’e götürdü. Adam tam inmek üzereyken “Şu kahvehaneden para alıp geliyorum,” dedi. Ahmet adama inandı ve “Bekliyorum,” diye karşılık verdi. Adam gerçekten kahvehaneye girdi ve hemen geri geldi. “Kardeş kusura bakma ama para bulamadım,” dedi. Ahmet şaşırdı. “Yahu ben bu taksinin şoförüyüm. Mal sahibine para teslim edeceğim akşam. Ne diyeceğim şimdi adama?” diye çıkıştı. Adam çekingen bir ifadeyle karşılık verdi, “Abi valla kusura bakma. İstersen beni aldığın yere geri bırak.”

Bu şekilde devam edemezdi. Bir gün Hasan adlı arkadaşıyla buluştu. “Ya Hasan, gel bir konsere çıkalım,” diye önerdi. Hasan bu teklife gülmekle yetindi ilk başta ama Ahmet bir şekilde ikna etmeyi başardı onu. Hodri Meydan isimli salonda, 450 kişinin karşısında ilk kez sahneye çıktılar ve hiç de fena okumadıklarını fark ettiklerinde, bu konser serisine devam etmeye karar verdiler. Ama Ahmet yine de bir şeylerin eksik olduğunu düşündü ve 28 yaşına geldiğinde ilk kasetini piyasaya sürdü.

İlk albümün heyecanı ve beraberinde getirdiği yeni umutlar ile birlikte yeniden doğduğunu hissediyordu. Fakat, sanki bu hayata mücadele etmeye gelmiş gibi başı da beladan kurtulmuyordu. Albümdeki bir şarkının sözleri yüzünden mahkemelik oldu. “Çok uzakta ne var?” diye sordu hakim. Anlamadı Ahmet. “Çok uzakta öyle bir yer var diyorsun. Nedir bu, sosyalizm mi var yoksa uzakta?” diyerek sorusunu detaylandırdı. Ahmet açıklamaya çalıştı ama hakim kendisine fırsat vermeden kararını açıkladı ve sadece 400 adet satılan bu albümün yasaklanmasını hükmetti. Ahmet’i sevindiren haber ise daha sonra toplanan bilirkişi heyetinden geldi. Heyet, kasetin yasalara aykırı bir nitelik taşımadığına karar verdi ve tekrar piyasaya sürülmesini onayladı. Bu kararın üzerinden henüz 15 gün geçmiş olmasına rağmen Ahmet’in kaseti 475.000 adetlik bir satışa ulaştı. “Ben bir şöhret oldum, birdenbire. Allah Allah,” diye ifade ediyordu o zamana dair duygularını.

İlk kasetin başarısından büyülenen tek kişi Ahmet değildi. Yapımcılar hemen yeni bir kaset hazırlığına başladılar. Halk konserlerinde binlerce kişinin hep bir ağızdan eşlik ettiği “Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne” sözlerinin yer aldığı “Şafak Türküsü” listelerde Sezen’den önce, Livaneli’den hemen sonra ikinci sıraya kadar yükseldi. Yeni albümleriyle birlikte gün geçtikçe daha büyük kitlelere ulaşıyordu ve piyasaya sürdüğü şarkılar uzun süre boyunca müzik listelerinin zirvesinde yer alıyordu. Ahmet gerçekten şöhret olmuştu.

Kendisine gösterilen ilgi ve tepki aynı hızla büyürken, siyasi görüşü her zaman olduğu gibi başına iş açmaya devam ediyordu. “Teröristleri övmekten DGM’de”, “9 kasete yasaklama”, “Valilere ‘yasaklayın’ emri” gibi gazete başlıklarına konu olmaya başlamıştı bile. Tüm bu olumsuzluklara rağmen, kendisine gösterilen tepkilere aynı şiddetle karşılık vermekten de çekinmiyordu Ahmet. Neredeyse, hiçbir konseri olaysız tamamlanmıyordu artık. Yine de her açıklamasına kulak kabartılan bir adam olmuştu ve hatta kimileri için devletin yeni lideri olmalıydı kirli sakallı bu adam. Ama her zaman ifade ettiği gibi onun işi müzik yapmaktı. Katıldığı bir televizyon programında “Başbakan ya da Cumhurbaşkanı olmak ister misiniz?” sorusunu, “Çok sıradan işler bunlar ya,” diye yanıtlamıştı tüm samimiyetiyle. Seçim dönemi katıldığı bir başka televizyon programında ise milletvekili olup olmayacağı sorulmuştu ve “Ben zaten milletvekiliyim. Benim mazbatamı Yüksek Seçim Kurulu değil halk verdi,” diye yanıtlamıştı.

“Acayip” diye tanımladığı bir hırsı vardı. Kendisinden 10 yıl sonra bile kimsenin albümünün bu kadar satmayacağını iddia ediyordu, hatta söz veriyordu. “Diyelim ki bu da benim kompleksim olsun yani ne diyeyim,” sözleriyle ifade ediyordu kendisini. Bu kararlı ve kendinden emin duruşunu hayatı boyunca sürdürdü. Zulme karşı durdu, ezilenlerin ve azınlıkların yanında oldu Ahmet. Katıldığı tüm radyo, televizyon programlarında ve halk konserlerinde “Biz demokratlar ve yurtseverler olarak şerefimiz üzerine yemin ediyoruz ki, bu ülkeyi asla böldürtmeyeceğiz,” diyordu.

Başarısını sadece satış rakamlarıyla değil, aldığı ödüllerle de pekiştiriyordu. 1999 yılında düzenlenen Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde “Yılın Müzik Yıldızı” ödülünü alırken, “Önümüzdeki kasette, Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum ve Kürtçe bir de klip çekiyorum ve bu klibi yayınlayacak yürekli insanların olduğunu da biliyorum. Yayınlamazlarsa, Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını da biliyorum,” dedi. Bu sözlerinden sonra Ahmet için hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İlk büyük tepki ile aynı ödül töreninde karşı karşıya geldi ve ilerleyen günlerde tüm gazeteler aynı dili konuşmaya başladı. 1993 yılındaki Berlin konserinde PKK bayrağı ve aynı örgütün liderinin posteri altında çekilmiş fotoğrafı ile terör örgütüne yardım ve yataklık yaptığı iddia edildi. Çok geçmeden hakkında 3 yıl 9 ay hapis istendi ve “Yavşak Ahmet’e bir dava daha”, “Şerefsiz Ahmet” gibi gazete başlıklarıyla hedef gösterildi. Ahmet tekrar hapis yatmak istemiyordu. Daha doğrusu, bir kahramanlık edasıyla hapse girmenin mantıklı olmadığına inanıyordu. Geriye tek bir seçenek kalmıştı; o da çok sevdiği güzel ülkesini terk etmekti. Ve 16 Haziran 1999 tarihinde Türkiye’den ayrılarak Fransa’ya yerleşti.

Konserlerine Fransa’da devam ediyordu ama Ahmet’in yüzü eskisi gibi gülmüyordu. Bir yandan vatan hasreti, bir yandan medyaya duyduğu öfke ve belki de biraz pişmanlık. “Söylemem gereken şeyi, söylemem gereken yerde söylemedim,” diyerek pişmanlığını dile getirmişti bir röportajında. Bir konserinde ise “Avrupa’da yaz da olsa kış da olsa ben geceleri çok üşüyorum,” demişti ve “Sorun, kalorifer sorunu değil. Sorun, yorgansız oluşum sorunu da değil. Ben vatansızlıktan üşüyorum,” diye devam etmişti sözlerine.

Fransa’da yaşamak zorunda kaldığı yıllarda vatan hasretini dilinden hiç düşürmedi. Her şeye rağmen, bir gün vatanına döneceğine emindi fakat bunu bir türlü başaramadı. 16 Kasım 2000 tarihinde yeni albümünün kayıtlarını yaptığı sırada, evinde geçirdiği kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Eşi Gülten’i, kızları Çiğdem ve Melis’i, milyonlarca hayranını ve tam 20 albümü geride bıraktı. Bir türlü anlaşılamadığını açıklarken bile yanlış anlaşılan, ceketini yağmurlara astığından beri tehlikeli şiir okuyan ve Dünya’ya sataşan bir adamdı Ahmet. Yazabilseydi roman olurdu ama yazamadı. Sadece okudu.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.