Katalonya’da Bir Türk (2. Bölüm)

Yayın Tarihi: 12/11/2014 - Kategori: Blog

Katalonya’daki ikinci güne gözlerimi açıyorum. Ama bir huzursuzluk var içimde. Konu, alışkın olduğum yatağın dışında bir yerde uyanmak konusu değil. Konu, şimdiden bastıran memleket hasreti de değil.

Sanki Barcelona sokaklarında akıp giden muhteşem şeyler var ve ben o şeyleri kaçırıyorum.

Üstünkörü hazırlanıp, kahvaltıya geçiyorum ve damak tadıma hitap etmeyen tabağımı yarım bıraktığım gibi dışarıya atıyorum kendimi. Yerel zamana göre saat sabahın 10’u ancak şehir hâlâ uykuda. Önceki akşamın karanlığında ezbere yürüdüğüm yolların değerini, şimdi daha iyi anlıyorum. Jardins de William Shakespeare isimli, şehrin en romantik evlenme tekliflerine şahit olabilecek parkın önünden geçiyorum. Şu an sevimli köpeğiyle sabah sporunu yapan genç bayana ev sahipliği yapan bu parkın hemen aşağısında ise Finca Güell bulunuyor. Burası da, Antoni Gaudí’nin elinin değdiği ve özel bir mülk olması nedeniyle turistik ziyaretlere kapalı yapılardan biri.

Şehrin dört bir yanı buram buram tarih kokuyor ama aklım fikrim Camp Nou’da. Diagonal bulvarı boyunca yürümeye devam ediyorum ve nihayet stadyuma ulaşıyorum. Sokaklara hâkim olan sessizlik, burada yerini ilgiye ve meraka bırakmış durumda. FC Barcelona müzesi ve Camp Nou turu için bilet kuyruğunda bekleyen insanların peşine takılıyorum hemen. Tur biletimi alır almaz da müze girişinden yolculuğa başlıyorum. Hikâyenin sonunu okumak gibi bir duygu bu aslında. Başarılarla dolu bir tarihin en güncel sayfasına gelmek de diyebiliriz. Herhangi bir futbol tutkunu için pek çok şey ifade eden her türlü imgeye rastlıyorum burada. Kupalar, madalyalar, fotoğraflar, videolar, imzalı formalar, altın ayakkabılar, flamalar ve marşlar eşliğinde uzayıp giden serüvene ortak oluyorum.

Yeşil sahaya adım atmadan önce, Camp Nou’nun basın konferans odasına da uğruyorum. Hatıra fotoğrafı meraklıları için kurulan ve para tuzağı olarak tanımladığım mini stüdyoların aksine, Luis Enrique’nin basın açıklamaları yaptığı masada duran Şampiyonlar Ligi kupasıyla fotoğraf çektirmemek hata olur diye düşünüyorum. Önümde 5-6 kişi var. Görevlilerin yönlendirmeleri ile sıra yavaş yavaş ilerliyor ve her adımda podyuma biraz daha yaklaşıyorum. Kupa finalini kazanan takımın oyuncusu gibi hissediyorum. Nihayet sıra bana geliyor. Şampiyonlar Ligi kupası ellerimde yükselirken, zafer kazanmışcasına mağrur ama bir o kadar da mütevazı bir bakış atıyorum objektife. Sıramı devrettikten sonra da kalabalığa karışıyorum ve herhangi biri ya da hiç kimse olmaya devam ediyorum.

Camp Nou içerisinde mümkün olan, daha doğrusu tur kapsamında ziyarete açık olan her noktayı gezdikten sonra, hatıra fotoğrafımın çıktısını almak için çıkışa yöneliyorum. Genç bir İspanyol yardımcı oluyor bana. Cevabı bildiğim hâlde, “Fotoğrafımın dijital kopyasını alabilir miyim?” diye soruyorum ümitsizce. “Tabii ki,” diye yanıtlıyor hapşırmadan hemen önce. Fotoğrafın çıktısı ve dijital kopyası için toplam 20 euro ödemem gerektiğini ekleyerek, yüzümdeki tebessümü gölgeliyor elin oğlu. 20 euro! “Ne para ama,” diyorum içimden. Fotoğraflarına 5 lira vermediğim tüm düğün fotoğrafçılarının ahı tutuyor o an. “Olsun. Yine de bu harika kare için verdiğim son kuruşa kadar değer,” tesellisiyle avutuyorum kendimi.

Saate bakmayı hatırlamamla, sadece Camp Nou’da yaklaşık üç saat geçirdiğimi fark etmem bir oluyor. Metro durağına doğru hızlı adımlarla ilerliyorum. Turist olduğumu çok fazla belli etmek istemiyorum ama etrafımdaki yapıları incelemekten de geri duramıyorum. Hatta, yıllardır bu yolları yürüyormuşum gibi kendimden emin bir tavır takınmaya özen gösteriyorum. L3 metro istasyonuna girmek üzereyken de, sol arka cebimden çıkardığım el yapımı haritamı göz ucuyla incelemekle yetiniyorum. Böylesine şizofren tavırlar içerisinde olmamın tek bir nedeni var. Barcelona, Avrupa’da yan kesiciliğin başkenti ve burada dalgın turistler için ikinci bir şans yok.

Neyse ki, kontrollü ve sorunsuz bir yolculuktan sonra Paral-lel durağına varıyorum. Paral-lel, Montjuïc’e giden teleferiğe en yakın metro istasyonu. Metro çıkışındaki ana caddeden kalkan ücretsiz servis ile ulaşıyorum teleferiğe. Kalenin bulunduğu topraklara adım atar atmaz, semada dalgalanan Katalan bayrağı takılıyor gözüme. Bir süre izliyorum bu bağımsızlık sembolünü. Zamanı tasarruflu kullanmam gerektiğini bildiğim için, boş bakışlarıma son veriyorum ve surların etrafında gezindikten sonraya tepeye ulaşıyorum. Hafif bir esinti ile karşılıyor beni Barcelona Limanı. “Uçsuz bucaksız deniz,” diyorum, “Ne kadar huzurlu.” Bu sırada, aceleci bir martı takılıyor gözüme. “Hadi, daha görecek çok yer var,” der gibi bakıyor bana. Pek de haksız sayılmaz hayvancağız.

Geldiğim gibi ayrılıyorum Montjuïc topraklarından. Şehrin ikonlarından biri olan Sagrada Familia yollarına düşüyorum. Mor renkli L2 metro hattındayım. Çok uzun sürmeyen bu yolculuktan sonra Sagrada Familia’ya ulaşıyorum ve muhteşem bazilikayı kadrajlarına sığdırmaya çalışan yüzlerce turistin arasında buluyorum kendimi. Hava neredeyse kararmak üzere. Bazilikaya girmek için sıra bekleyenlerin ardına takılmak isterken, üzerindeki klasik pantolona ve cekete ait olmadığı her halinden belli olan ve günün yorgunluğundan yüzü düşmese, aslında çok sempatik olan bir görevli bayan kesiyor önümü. Ziyaret saatinin sona erdiğini belirtiyor kibarca. Rica ediyorum, kabul etmiyor. “Biraz esnaf olun be kardeşim,” diyecek gibi oluyorum ama benden daha inatçı bir başka turistin ısrarını da karşılıksız bırakıyor genç bayan. “Patronum beni öldürür,” diye ekleyerek de anlayış bekliyor. “Allahın cezası patronlar!” diye içerliyorum. Sagrada Familia turunu yarınlara bırakmak zorunda kalarak, rotamı Jaume I’e çeviriyorum.

Jaume I, Barcelonata durağıyla ile birlikte sarı renkli L4 metro hattının en popüler duraklarından biri. Aslında “popüler” kelimesi, böylesine gotik bir şehir için fazlasıyla popülist bir ifade tarzı. Öncelikle, tarihi müzelerle çevrili Plaça del Rei meydanına ayak basıyorum. Bakışları aşağıya indirmek ne mümkün! Kafamı kaldırdığım her yerde bir Orta Çağ dokunuşu var. Kiliselerin duvarları her zaman olduğu gibi korkunç imgelerle kaplanmış. Mesaj gayet açık; “Dışarıda kötü bir dünya var, içeriye gel.” Karşı durmanın hiçbir manası yok. Barcelona Katedrali’ne giriyorum.

Tüylerimin diken diken olduğunu çok az kez hissetmişimdir. Hatta bu betimlemenin sadece mübalağa amaçlı kullanıldığını düşünmüşümdür ama Barcelona Katedrali’ne adım attığım andan itibaren tuhaf bir hisse kapılıyorum. Hayatımda gördüğüm en yüksek tavana bakarken kulak kabartıyorum org sesine. Bir garip hüzün kaplıyor içimi. Bulduğum ilk boş yere oturuyorum. Nedensizce dalıp gidiyorum uzaklara. Bir ara İsa’yla göz göze geliyoruz. İçimdeki hüzün, onun yüzüne yansımış sanki. Biraz da boynu bükük duruyor ya, belki o yüzden böyle düşünüyorum. “Ne garip bir duygu bu,” diyorum dudak büzerken. Doğrulacak gibi oluyorum, ince bir sızı ekşiyor yüzümde. Ayaklarım bedenime, bedenimse zihnime ağır geliyor artık. “Kalkın gidelim,” diyorum, “Birazdan kalkarız,” diyorlar. Sonra bir bahane bulup kalkıyoruz hemen.

Havanın tamamen kararmasıyla tenhalaşan sokaklar, pek tekin gelmiyor bana. Metroya atladığım gibi dönüş yollarına düşüyorum. “Hele bir ertesi gün doğsun, daha görecek neler var,” diyorum. Görüyorum da. Bir önceki gün kursağımda kalan Sagrada Familia’ya giriyorum. Saatlerce dolaşıyorum bazilikada. Tarihi hissetmenin en iyi yolu, tarihe dokunmaktır diye biliyorum. O yüzden bol bol dokunuyorum Gaudí’nin mirasına. Hediyelik eşya satan birkaç dükkana da göz attıktan sonra, Katalonya sokaklarında salınıyorum.

Zaman çabuk geçiyor. Ertesi gün Çapa’da ekmek arası midye tava yerken buluyorum kendimi. Bir sonraki gün ise İstiklal Caddesi’ndeki bir kitapçıda, Baba Zula’nın yeni şarkısına kapılıp gidiyorum. “Evin huzuru, Dünya’nın en iyi otelinde yoktur,” sözüne ise atıfta bile bulunmuyorum. Herhangi biri ya da hiç kimse olmaya devam ediyorum.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.