Katalonya’da Bir Türk (1. Bölüm)

Yayın Tarihi: 07/11/2014 - Kategori: Blog

Çocukluk hayallerimden birini gerçeğe dönüştürmek üzere düştüm yollara. Bakmayın yollara dediğime; yaklaşık üç saattir havadayım ve biraz sıkılmaktan, biraz da heyecandan olsa gerek, avuçlarımın terlediğini hissediyorum.

Barcelonata plajına paralel şekilde, El Prat havaalanına doğru alçalmaya başlıyoruz ve aniden istemsiz bir tebessüm beliriyor yüzümde. Uykusundan uyandırılan çocuk mahmurluğuyla açılan tekerleklerin pistle buluşmasını ve havaalanı koridorları boyunca her bir harfini dikkatle okuduğum Katalanca tabelaları da aynı tebessümle karşılamaya devam ediyorum. Çok fazla mesafe katetmeden pasaport kontrol noktasına ulaşıyorum. Bayan polis memuru “Hola,” diyerek selamlıyor beni. Pasaporttaki fotoğrafımın soğukluğundan uzak, samimi bir tebessüm ile karşılık veriyorum kendisine. Ülkeye girişimi onaylayan mühür darbesini duyar duymaz da “Gracias,” diyerek teşekkürlerimi sunuyorum ve hızlı adımlarla çıkışa doğru ilerliyorum.

Havaalanını terk etmeden önce, şehir içindeki tüm tramvay, metro ve otobüs hatlarını üç gün boyunca ücretsiz kullanmamı sağlayacak olan şehir içi ulaşım kartımı teslim almaya gidiyorum. İspanyol aksanıyla İngilizce konuşan görevliden gerekli dökümanları ve talimatları aldıktan sonra, daha önce planladığım şekilde tren istasyonuna yöneliyorum. Ama öncelikle terminal değiştirmem gerektiğini ve bunun için, bulunduğum terminalin önünden kalkan ücretsiz servisleri kullanabileceğimi de yine aynı görevliden öğreniyorum. Yaklaşık beş dakika süren bir otobüs yolculuğundan sonra T2 terminalindeyim. Servisten iner inmez “RENFE” tabelalarını takip ederek, beni L3 metro hattına bağlayacak olan raylı sistemin izini sürüyorum.

Havaalanından yarım saatte bir kalkan ve Sants istasyonuna hareket edecek treni beklerken, yanımdan hızla geçen “Aerobús” isimli otobüs gözüme çarpıyor. Şehir içi ulaşım kartımın geçerli olmayışı nedeniyle tercih etmediğim bu otobüsün ardından bakarken de, “Üç günlük ulaşım kartına verdiğim paraya değer mi acaba?” diye soruyorum kendime. Uzaklardan ağır ağır gelen treni fark etmemle dağılıyor bu düşüncelerim. Semtin çocukları tarafından vagonların üzerine işlenmiş çizimler ise pek de yabancı gelmiyor bana.

Bir zamanların meşhur Halkalı-Sirkeci hattına benzetiyorum bu tren yolculuğunu. Her durak çok tanıdık sanki. Kimisi kendisine göz kulak olan evlerin arasındaki Kocamustafapaşa istasyonu gibi güvenli, kimisi de şehrin bir türlü kabullenmediği çocuklarına ev sahipliği yapacak kadar şefkatli. Üç durak sonra trenden inip, metro hattına geçiyorum. Tanıdık birilerini arar gibi, gördüğüm herkesin yüzüne bakıyorum; insanların ne konuştuklarını duymaya çalışıyorum. Sanki kendi ülkemdeyim de, etrafımı saran turistlerle beraber sıradan bir günün koşuşturmacasına kapılıp gittiğimi hissediyorum. Saniyeler içerisinde bir metro yanaşıyor durağa ve benim gibi maça yetişmeye çalışan Barcelona formalı yolculara eşlik ediyorum. İstikamet Les Corts, hedef üç puan oluyor o andan itibaren.

Les Corts, Palau Reial ile birlikte Camp Nou stadyumuna en yakın metro duraklarından biri. Metro hattını harita üzerinde çalışmış olmama rağmen, bir şehri kuş bakışı ezberlemek ile o şehrin sokaklarına inip adres aramak arasında hiçbir bağlantı olmadığını daha iyi anlıyorum. Stadyuma giden yolu kestiremeyince de, içgüdüsel bir hamle olarak Barcelona formalı insanları takip etmeye başlıyorum ve on dakikalık bir yürüyüş sonrası Camp Nou’ya ulaşıyorum. “Vaov,” diye hemen hemen hiç kullanmadığım tuhaf bir kelime çıkıyor ağzımdan. Yıllarca televizyonlarda, gazetelerde gördüğüm ve benim için çok şey ifade eden bir yapıya bu kadar yakın olmak, tarif edilemez bir duygu olsa gerek. Ben de tarif edemiyorum tabii ki. Yüzümde ikinci kez beliren anlamsız tebessümü de yanıma alarak, stadın etrafında uzun bir tur atmaya başlıyorum.

En az benim kadar heyecanlı olduklarını sezdiğim insanların akın ettikleri kapıya yöneldiğimde, gözüme çarpan ilk şey kulüp mağazası oluyor. Maçın başlamasına kısa bir süre var ve içerisi ana-baba, çoluk-çocuk, eş-dost günü; adını ne koyarsanız o günlerden biri işte. Elime geçen ilk Barça formasını tuttuğum gibi fiyat etiketine göz atıyorum. Bırakıyorum, daha ucuz bir forma arıyorum. Belki orta kalite bir tişört düşüyor aklıma. Ya da en azından bir atkı alayım diyorum fakat kısıtlı bütçeme oranla hiçbir ürünün fiyatı ekonomik gelmiyor bana. Benzer ürünleri Türkiye’de daha iyi fiyata bulacağımı bildiğim için, okuduğum her rakamı üç ile çarpmaktan vazgeçiyor ve kulüp mağazasından ayrılıyorum.

Alışık olduğum güvenlik önlemlerinin dışında gayet rahat ve sorunsuz bir şekilde giriyorum stada. Görevlilerin desteğiyle, Gol Sud köşesinde bana ayrılan yeri bulmak da çok zor olmuyor. Tribünler neredeyse tamamen dolu ve buradaki doluluğun karşılığı 98.000 taraftara denk geliyor. Bu, olağanüstü bir atmosfer demek. Futbolcular sahaya çıkıyorlar; gözlerim sırasıyla Messi, Neymar, Suarez, Iniesta ve Xavi üzerinde dolaşıyor. Bu dakikalarda benim gibi birkaç güzel kare yakalamak için uğraşan taraftarlar, “Barça Barça Baaaarça!” diye eşlik ettikleri Barcelona marşının yankılanması ile iyiden iyiye ısınmaya başlıyorlar. Katalan taraftarların yanı sıra, Camp Nou’da maç izlemek şansını elde eden binlerce turist dikkatimi çekiyor o anda. Barça formalı İngilizler, Almanlar, Japonlar, Fransızlar, Türkler… Birbiriyle en ufak bir bağlantısı olmayan ulusların aynı forma altında bir araya gelmesine tanık olmak garip bir duygu.

Yeniden sahaya dönüyorum. Rakip takıma korku salmaya çalışır gibi gözlerimi kısıyorum ama Augusto Fernández, Nolito ve Larrivey gibi etkili isimlere sahip Celta Vigo üzerinde hiçbir etkim olmuyor. Barça her zaman olduğu gibi topun hâkimi olsa da, kontra ataklarda rakibin etkili silahlarına gereğinden fazla pozisyon vermeye başlıyor ve 55. dakikada Nolito’nun şık pası sonrası kaleciyle karşı karşıya kalan Larrivey golü atıyor. Soğuk duş etkisi yaratan golün Camp Nou’da derin bir sessizliğe bürüneceğini düşünürken, bir anda oturdukları yerden ayağa fırlayan mavi formalı Celta Vigo taraftarlarını fark ediyorum. İnanılır gibi değil. Azımsanmayacak sayıdaki bu insanlar, dakikalardır Barça taraftarlarının arasında mı oturuyorlardı yani? Hem de en ufak bir tartışma bile yaşamadan?

Yenilen golün ve yaşadığım kültür şokunun etkisini üzerimden hemen atıyorum ama Barcelona’dan aynı hızda bir tepki gelmiyor. Sonuçsuz atakların, direkten dönen topların, kaçan gollerin hesabını yapamıyorum. Nitekim, Celta Vigo’nun tek golü maçın da skorunu belirliyor. Fakat mağlubiyete rağmen, Barça taraftarı maçın başındaki coşkusundan ödün vermiyor ve rakip takımın güzel oyununu alkışlarla takdir ediyor. Stadyumdan ayrılırken bir garip düşünceye dalıyorum yine. Kale arkasındaki yüz kişilik taraftar grubunun herkese öncülük etmesini, binlerce kişinin oturdukları yerden maç izlemelerini ve sahadaki oyunun kalitesini, “Futbol kültürü budur işte ya,” diyerek özetliyorum.

Stadyumun sorunsuz bir şekilde boşalmasına, sürücülerin ve yayaların güvenliğini sağlayan polislerin özverili çalışmasına ise şaşıracak vaktim yok. Bana iki geceliğine ev sahipliği yapacak olan Residencia Torre Girona’yı bulmam gerekiyor ve havanın yeteri kadar kararmış olması beni endişenlendirmeye başlıyor. Görüş alanıma giren ilk polis memurunun yanına yaklaşıyorum; kafasını iki yana sallayarak bu oteli bilmediğini ima ediyor. Ondan sonraki, yukarıya doğru giden bir yol işaret ediyor. Bir diğer polis memuru da telefonumdaki harita uygulamasına bakmamı tavsiye ediyor. Başka birisinden son derece detaylı bir yol tarifi alıyorum ama dil milliyetçiliğinden midir yoksa İngilizce bilmediklerinden midir, verdikleri yanıtlar hep İspanyolca oluyor. Kendisini anlamış gibi yaparak, bu polis memurunun da yanından uzaklaşıyorum. Aldığım cevapların ışığında hasbelkader bir yola giriyorum ve yine karşıma çıkan ilk polis memuruna yaklaşarak son şansımı deniyorum. Kız arkadaşıyla mesajlaşmaya ara verip, telefonunun harita uygulamasını açıyor ve otelin yerini kolaylıkla buluyor.

Camp Nou’ya yakınlığı ve çevredeki otellere kıyasla daha ekonomik olması nedeniyle tercih ettiğim Residencia Torre Girona bir otel değil aslında. Barcelona Üniversitesi’nin öğrenci yurdu gibi düşünebiliriz burayı. Ama tam olarak öğrenci yurdu da değil çünkü benim gibi dünyanın herhangi bir noktasından gelen tüm misafirlere kapıları açık. Akşamın geceye fısıldayan saatlerine denk geldiğim için, güler yüzlü bir güvenlik görevlisi tarafından karşılanıyorum kapıda. İngilizce bilmediğini söylemesi üzerine, gerekli kayıt ve ödeme işlemlerini giriş seviyesi İngilizce kelimelerle hallediyoruz. Koşar adımlarla bir üst kata çıktığımda, gayet sade ve temiz olduğunu gözlemlediğim küçük bir odayla karşılaşıyorum. Tüm bu yorgunluğun üzerine kendimi yatağa atıp, ertesi günün rotasını düşlüyorum. FC Barcelona Müzesi, Montjuïc Kalesi, La Sagrada Familia ve Barcelona Katedrali diye uzayıp gidiyor hayaller.

“Yarın daha da yorucu bir gün olacak,” diye düşünürken, gözlerim kapanıyor. | 2. bölümü oku…

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.