Hafızamdaki Futbol

Yayın Tarihi: 10/08/2014 - Kategori: Blog

Hafızamdaki futbolu toparlamaya başladığımda 1996 yılına kadar dönebildiğimi fark ettim. 11 yaşında, siyah beyaz monitörde vızır vızır koşan adamları yöneten bir çocuğun serüveniydi bu aslında.

Futbola olan düşkünlüğüm, abimin beni Sensible World of Soccer ile tanıştırmasıyla başlamıştı. İlk başlarda bu kadar hızlı bir oyunu nasıl kontrol edebildiğini anlamaya çalışırken, bir süre sonra kendisine, “Ben bu maçı buradan alırım,” diyebilecek seviyeye ulaşacaktım. SWOS olarak da bilinen bu efsanevi oyuna ayırdığım vakit sayesinde ligler, kulüpler ve oyuncular hakkında çok fazla şey öğreniyordum. O yıllarda bir yandan futbola dair veri tabanımı genişletiyor, bir yandan da bilgisayar başında filizlenen asosyal bir gencin ilk tohumlarını atıyordum.

Sağ olsun, her şeyin sorumlusu abimdi. Bilgisayarın başından bir dakikalığına da olsa ayrılmıyor olmam, kendisini televizyon karşısında vakit harcamak zorunda bırakıyordu. O dönem, abisinin izinde giden bir kardeş olarak ben de televizyona yöneliyor ve vakit ayırdığı her neyse onunla ilgilenmeye başlıyordum. Avrupa’dan Futbol isimli bir program seyrediyordu. Göz ucuyla ortak olduğum şeyin, benim şimdiye kadar öğrendiğim futbolun ötesinde olduğunu fark etmeye başlamıştım. Bu program sayesinde gerçek futbol dünyasına ilk adımları atmaya başlıyordum. Hafta sonlarındaki futbol ziyafetimizi sadece bu programda gösterilen özet görüntülerle sınırlandırmak ayıp olur. Kime? Murat Kosova’ya. Öz abim kadar sevdiğim bir adam olduğunu söylesem, öz abim alınmaz sanırım. Muhtemelen onun da öz kardeşi kadar sevdiği kişidir Kosova. Tabiri ilk defa bu kadar caiz olacak belki ama spor bilgisi, tutkusu ve klişelerden uzak anlatım tarzı ile bizi her seferinde ekran başına kilitlemeyi başarıyordu. Son dönemlerde kendisini ekranlarda pek fazla göremesem de, uzatma dakikalarında gelen gol sonrası, “Otoparka gidenler geri döndü,” ve oyunu kendi sahasında kabul eden takımın kalecisi için “Bugün fazla mesai yaptı,” şeklindeki yorumları hafızamdaki tazeliğini koruyor.

Avrupa futboluna dönecek olursak, gözüm kapalı Inter ve Barcelona diyebilirim. Aradan geçen on sekiz sene içerisinde dayanağını bir türlü bulamadığım bir gözü kapalılıktan bahsediyorum burada. Normalde o yaşlarda herhangi bir kişiye ya da sembole olan bağlılığınız dönemsel bir süreçtir. Mesela Jennifer Lopez’i de çok severdim ama sevdim, geçti. Inter ve Barcelona kulüplerine olan düşkünlüğüm ise farklı bir deneysel araştırmanın konusu olsa gerek. Inter demişken, geçmişi 1997 yılına, Milano şehrine uzanan bir hikâyeyi anımsamak istiyorum. Zamorano, Şili futbolunun en önemli ikonlarından biriydi. 1996-2001 yılları arasında Inter formasıyla 101 maça çıkan golcü oyuncunun giydiği formalardan birinde tuhaflık vardı. 1997 yılında Brezilyalı Ronaldo’nun Barcelona’dan Inter’e transfer olmasıyla beraber, sponsor firma 9 numaralı forma için Ronaldo ile anlaşmıştı. Ama Zamorano’nun 9 numaralı formadaki ısrarı, Serie A’da sıra dışı bir akım başlatacaktı. Şilili golcü, kendisine verilen 18 numaralı formadaki 1 ve 8 rakamlarının arasına + işareti ekleyerek, o sezon boyunca Serie A’da 10+1, 20+1 gibi formaların boy göstermesine vesile olmuştu.

Ronaldo, uzun süren sakatlıklarla beraber beş sezon boyunca taşıdığı 9 numaralı Inter formasının hakkını sonuna kadar vermişti. Kariyeri boyunca yüzlerce kez havalandırdığı fileleri kontrol etmeyi de bir kenara bırakalım. Ronaldo, yaklaşık dört ay süren diz sakatlığının ardından forma şansı bulduğu ilk maçta, topu ayağına alır almaz acılar içerisinde yerde kıvranmaya başlamıştı. Bir şeyler yolunda gitmiyordu. Kronikleşen diz sakatlığı, yıllar sonra futbolu bırakmasının tek nedeni olacaktı ve bunu açıklamak üzere düzenlediği basın toplantısında gözyaşları içerisinde kalacaktı. Milli takım kariyeri boyunca Ronaldo’yla aynı odayı paylaşan ve kendisini Cruzeiro’da top koşturduğu dönemden beri tanıyan önemli bir isim daha var hafızamda. 1997 yılında Fransa’da düzenlenen Tournoi de France isimli dostluk turnuvasında attığı 35 metrelik serbest vuruş golü tarihe “Muz Şut” olarak geçecek, on üç yıl sonra bile birkaç Fransız bilim adamı tarafından çözümlenemeyecek ve mahalle maçlarında duran topların başına geçen her çocuğun ismi Roberto Carlos olacaktı. Carlos’un video oyunlarında bile yarattığı korku seansının, on sekiz sene boyunca karşısında dikilen baraj oyuncuları üzerindeki etkisini hayal edemiyorum.

Video oyunlarından bahsetmişken, SWOS sonrası gerçek futbol dünyasına atmış olduğum adımlar beni menajerlik oyunlarına daha da yakınlaştırmıştı. 1998 yılının ortasında USM denen bir oyunla tanıştım. Ultimate Soccer Manager için tüm zamanların en iyi menajerlik oyunlarından biri desem, sırf birkaç kişiyi etkilemek için mübalağa yapmış olmam sanırım. Üç boyutlu oyun motoru ile gönlümde taht kuran, başarısız geçen altı ay sonra kapının önüne konulmamla beni her defasında daha da hırslandıran ve bence Sierra’nın Half-Life’tan sonra Dünya’ya armağan ettiği en iyi oyundu USM 98. Benzerlerinin aksine, “endüstriyel futbol” kavramını iliklerime kadar işleyen bu oyunda, kulüp mağazasındaki atkıdan, stadyum büfelerindeki yemeklere kadar her şeyin fiyatını kontrol edebiliyordum. Nedensiz bir şekilde devam serileri gelmedi ama hâlâ bir grup fanatik, bu oyun için güncel kadro yamaları hazırlamaya devam ediyor. Yıl olmuş 2014, bu oyunu benim gibi orijinal kadrosuyla oynamaya devam edenler için Kiko ve Owen kaçınılmaz transferler olarak bir kenara not edilmeli.

1998 yılına geldiğimizde, gezegendeki en büyük futbol organizasyonu ile tanışıyordum. Dünya Kupası. Bu turnuva ile ne kadar bütünleştiğimi, o dönem aldığım ve bir türlü tamamlayamadığım Dünya Kupası çıkartma albümümden, turnuvanın maskotu Footix anahtarlığımdan ve Dünya Kupası temalı tişörtümden anımsayabiliyorum. Dönemin EA Sports klasiği olarak bilinen Road to the World Cup oyunu, Meksika’nın Maya uygarlığı motifli yeşil forması, Davor Suker’in 6 gol ile kazandığı “Altın Ayakkabı” ödülü ve sonunda gülen tarafın ev sahibi Fransa olduğu gerçeği. Tüm bu anılar bir kenarda dursun. Asıl gerçek olan, aynı heyecanı yaşamak için dört sene daha beklemem gerektiğiydi.

EA Sports ismini bir cümleyle geçiştirecek kadar oyun bilgisine sahip olduğumu düşünenler, yazının devamında aynı duyguları paylaştığımızı ve hatta aynı kuşağın çocukları olduğumuzu hissedeceklerdir. Unutursak kanımız kurusun; Dünya Kupası telaşının bitmesinden hemen sonra EA Sports, FIFA 99 ile futbol oyunu sektörünü alt üst edecekti. Olağanüstü saha içi atmosferine ek olarak, Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş kulüplerinin ve yıllarca hayali kurulan ama birkaç yenilikçi insanın fikirlerinden öteye geçemeyen Avrupa Rüya Ligi projesinin bile yer aldığı bu özel seri, John Montson’ın keyifli sunumuyla ölümsüzleşiyor.

Bilgisayar başında iki maç kazanıp mutlu olmaktan başka gayemin olmadığı yıllar, 1998-1999 futbol sezonuna denk geliyordu. O sezon, futbol sahalarında benzerine az rastlanır ve uzun süre unutulmayacak bir anı ile kapanmıştı. 26 Mayıs 1999 tarihinde Camp Nou stadyumunu dolduran Bayern Münih formalı taraftarlar, Şampiyonlar Ligi kupasını kazanıyor olmanın sevincini doyasıya yaşıyorlardı. Yalnız atladıkları küçük bir detay vardı. Devre arasına 1-0 yenik giren Manchester United teknik direktörü Ferguson, soyunma odasında oyuncularına, “Böyle oynamaya devam ederseniz, maçın sonunda o kupaya dokunacak kadar yakın ama sahip olamayacak kadar uzak olacaksınız,” demişti. Manchester United, 90+1 ve 90+3’de bulduğu gollerle maçı çevirmiş ve Avrupa’nın kulüpler bazındaki en önemli kupasını müzesine götürmüştü.

Avrupa’da oynanan futbolu, kazanılan kupaları ve kazanan takımın taraftarlarının coşkusunu büyük bir hayranlıkla izliyordum. Hatta onları biraz kıskandığımı bile itiraf edebilirim. Başka ne isteseydim kabul olurdu bilmiyorum ama 2000 yılının 17 Mayıs’ında, Levent Özçelik’in de dediği gibi, Tanrı bizim almamızı istiyordu. Oturma odamızın ışıklarını kapatmış, babamla pür dikkat Arsenal – Galatasaray UEFA Kupası final karşılaşmasını izliyorduk. Penaltı atışları ile gelen zafer sonrası hatırladığım tek detay, babamın her zamanki evhamıydı. “Aman oğlum, ayağa kalkma. Şimdi millet balkona çıkar, serseri gibi ateş eder,” demişti. Haklıydı. Serseri kurşunlarının gürültüsü eşliğinde hazırladığım, odanın ortasında duran dört kat yorganımı bir siper gibi kullanmış ve kupanın coşkusunu babamla yerde iki büklüm yaşamıştık. 1945 kuşağının çoğu babasından farkı yoktu aslında kendisinin. Babamla izlediğimiz her maç, abim ve benim için ayrı bir deneyimdi. Şimdilerde anımsayıp güldüğümüz kareler, o dönemlerde babamın futbolculara yönelik ithamlarıyla doluydu. Futbolun bir geometri olduğunu, geometrisi zayıf olan adamdan da topçu olmayacağını öne sürerdi. Ne abimden, ne de benden topçu olmadığına göre yine haklıydı.

CM diyorum o zaman. C ve M harflerini yan yana gördüğünüzde bile göz bebekleriniz büyüyor, nabzınız daha hızlı atmaya başlıyor ve bir ağız dolusu konuşacak şey biliyorsanız, bendensiniz. Sabahın ilk ışıklarına kadar Championship Manager oynarken hepimizin yanı başında, “Bu oyundan ne anlıyorsun?” diyen birileri olmuştur. Bir türlü anlatamadık kendilerine CM aşkımızı. Olsun. Biz onu sevdik ya, o bize yeter. Yıllar içerisinde ara yüzünden veri tabanına, maç motorundan yapımcı firmasına kadar pek çok değişiklik geçirmesine rağmen, serinin en değerli sezonu 01/02‘ydi bana göre.

Ne günlerdi ama. Geriye dönüp baktığımda, gözlerimin önünden film şeridi gibi geçen futbolun içerisinde sayısız isim ve olay var. Bu isimlerden bazılarını anımsamadan geçmek hoş olmayacaktır. Sevgili Vieri, Recoba, Bergkamp, Davids, Batistuta, Henry, Morientes, Luis Enrique, Raul, Laudrup, Bierhoff, Taffarel, Popescu ve Hagi; bu yazıda sizler de varsınız, hatıram olsun.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.