Evlenmiyoruz, Mutluyuz

Yayın Tarihi: 07/09/2014 - Kategori: Blog

Tarihteki ilk evlilik seremonisinin yapıldığı tahmin edilen 1552 yılından bu yana, evlenen insanın gerekçesinde bir değişiklik olmadı. Evlenen insan, neden evlendiğini hâlâ bilmiyor.

Çok yakın zamanda dünya evine giren bir arkadaşıma ve uzun yıllardır aynı yastığa baş koyduğu eşiyle mutlu olmadığını gözlemlediğim bir diğer arkadaşıma neden evlendiklerini sorduğumda, tek popüler cevap alıyorum. Hafif bir tebessüm, beni ikna edecek bir cevap bulmak için sağ yukarıya kayan göz bebekleri ve kısa süreli bir sessizlik. Gördüğünüz gibi aslında verebilecekleri net bir cevapları yok. Elbette karşımda dikilip bana seks günlüklerini okutmalarını ya da sadece toplumsal normlar ile büyüyen ebeveynlerinin baskısı ile evlendiklerini ve şu an bu kararlarından ötürü son derece pişman olduklarını duymayı beklemiyorum. Sadece ikisinin de neden evlendikleri hakkında en ufak bir fikir sahibi bile olmadıklarını görmekten üzüntü duyuyorum.

Bir gün, evliliğinde sıkıntılı günler geçiren arkadaşımdan bir telefon geldi. Ses tonundan anladığım kadarıyla canını sıkan bir şeyler ve telefonda konuşulamayacak kadar da detay vardı. Yaşadığı sıkıntıları temel olarak bildiğim için neler konuşabileceğimizi az çok kestirebiliyordum. Ama buluştuğumuz andan itibaren karşımda kesin kararını vermiş bir adam görünce, sıkıntının düşündüğümden daha büyük olduğunu anladım. Ayrılmak istiyordu ama eşini de yarı yolda bırakmak istemiyordu. “Sahi, neden evlendiniz?” diye sordum her zamanki gibi. “Bilmiyorum,” dedi iç geçirdikten hemen sonra. “Sadece seviyordum. Sevginin yeterli olabileceğine inanıyordum. Bir de çocuk sahibi olunca,” diye mırıldanırken bir an duraksadı ve “Galiba çoluk çocuğa karışmadan ayrılmak en doğrusu olacak,” diye bitirdi sözlerini.

Aslında ufak bir kırılma anı ile ayrışmaya başlayan insanları bir arada tutabilmek için çok küçük bir neden bile yeterli olabiliyor. Ama bu hikâyenin kahramanları neden evlendiklerini bile bilmedikleri için, kendilerini bir arada tutabilecek nedeni de bulmakta zorluk çekiyorlardı.

Evlenmek üzere veya evlenmiş olan çoğu kişi için evliliğin altın gerekçesinin düzenli seks olduğunu hepimiz biliyoruz. Buradaki düzen anlayışı ile ilişkinin aynı kişiyle veya periyodik aralıklarla yapılıyor olması arasında bir bağlantı olduğuna inanmıyorum. Mahalle baskısının yüksek dozda hissedildiği bizim gibi toplumlarda düzenli seks, yasal seksi mübah göstermenin tek yoludur ve temel olarak seksi sıradanlığa mahkum eden en önemli faktördür. Ve bu noktada sıradanlaşan her şeyin zamanla değerini yitirmesi ile birlikte evlilik aşkı değil, seksi öldürmeye başlıyor.

Eve geldiğinde kapıyı anahtarla açmak yerine, zili çaldığında kapıyı açan birini görmeyi istemek de tuhaf gerekçeler arasında yer almaktadır. Tuhaf, çünkü biz erkeklerdeki şu “kapı açtırmak” merakına yıllardır anlam verememişimdir. Karşı cinse bir kapıcı muamelesi yapan bu talebi evlenmek üzere olan hiçbir bayan arkadaşımdan duymadım mesela. Bununla birlikte, bu anlayışın da çok masum duygular beslemediğine eminim. Çünkü bizim gibi ataerkil toplumlarda, erkeklerin sadece hayatlarını kolaylaştırması ve az önce belirttiğim ihtiyaçlarını karşılaması için karşı cinse ihtiyaç duyduklarına eminim.

Yalnızlığa tahammülü olmayan ve bu nedenle mutsuz olan insanlar için de akla gelen ilk çözüm yolu evliliktir. Bir insanın mutlu olabilmek için başka bir insanın varlığına ihtiyaç duyuyor olması çok eskilerde kalmış olmalı. Bu tezimin dayanağı olarak mezar taşı bile olmayan ölümüne bir yalnızlığı işaret etmiyorum. İnsanların, yalnızlık korkusunu yenebilecek mutlak gücün evlilik olduğunu düşünmelerini kabullenemiyorum. Ama maalesef doğduğumuz günden beri bizlere empoze edilen bu. Yaramazlık yapan küçükleri korkutmak için kullanılan “Bak şimdi polis geliyor,” tehdidi, evlenmeyi düşünmeyen büyükler için “Ömrünün sonuna kadar yalnız mı yaşayacaksın?” şekline bürünüyor.

Hepsi bir kenara, duyduğum bahaneler arasında çocuk sahibi olmak isteği en masum olanıdır. Hatta bu harika duyguyu yaşamak için geç kaldığımı öne süren arkadaşlarıma verebilecek bir cevabım olmuyor çoğu zaman. Belki de cümlelerine ışıldayan göz bebekleri ile başladıkları için heveslerini kırmak istemiyorum. Ne olursa olsun, çocuk sahibi olmanın kendine has gerekçelerini başlı başına anlamsız buluyor olmam bir yana, insanların bu tür kriterler ile kendi evliliklerini değersizleştirdiklerini düşünüyorum. Çünkü bu haliyle, çocuk sahibi olmak için evlenmek ile çocuk sahibi olmak için herhangi biriyle evlenmek arasında bir fark kalmıyor. Erkeğin “soyunu devam ettirmek” mücadelesi kadında yerini, otuz yaş sonrasının çocuk sahibi olmak için riskli bir döneme denk geliyor olmasına bırakıyor. Bu bahane ile kadının haklı olarak daha fazla baskı hissettiğini gözlemliyorum. Ama erkeğin, insanların nesli tükeniyormuşçasına sürekli olarak bir soyun devamından bahsediyor olmasını da anlamsız buluyorum.

Bunlara benzer birkaç kalıba sıkıştırılan evliliklerde hep mutsuz insan portreleri görüyoruz. Seksi sıradanlaştıran insan karşı cinse duyduğu ilk heyecanı bir süre sonra kaybetmeye başlıyor ve belki o heyecanı başkalarında aramaya yöneliyor. Yalnızlıktan dert yanan kadın evlilik sonrası özgürlüğünü kaybettiğini düşünmeye ve bekârlık günlerini özlemeye başlıyor. Kapıyı açan birini isteyen adam eve geldiğinde kendisiyle yalnız kalmayı özlediğini fark ediyor ve evde kimsenin olmamasını diliyor. Hayatlarının merkezine çocuklarını koyan çiftler ise neden evlendiklerini, hatta kiminle evlendiklerini unutmaya ve daha da kötüsü önce kendilerini, sonra bir parçası oldukları bu yapıyı sorgulamaya başlıyorlar.

Tüm evliliklerin bu şekilde yok olmaya mahkûm olduğunu iddia edecek ve devamında mutluluğun formülünü açıklayacak bir yeteneğe sahip değilim. Ayrıca son dönemlerde yükselişe geçen boşanma oranları ile savunduğum davada ne kadar haklı olduğumu da vurgulayamam. Sadece kendi önceliklerimizi bir kenara atıp, başkalarının istekleri veya toplumsal dayatmalar ile mutlu olamayacağımızı belirtiyorum. Özellikle de mutlu olmak için evlenmeye gerek olmadığının altını çizmek istiyorum.

Bu arada merak edenler için, arkadaşım boşanmadı. Bir çocukları oldu. Kim bilir, belki de kendilerini bir arada tutabilecek nedeni bulmuşlardır bile.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.