Çok mu Ayrıldık?

Yayın Tarihi: 23/08/2014 - Kategori: Blog

Televizyon ekranından çekilmiş bir kare, görüntüde birkaç askeri araç ve ekranın altında son dakika gelişmesi: “Terörist heykeli kaldırıldı.” Hemen arkasından yeni bir kare, bu heykelin yıkılmadan önceki görüntüsü ve yanında bir slogan: “Heykelleri yıkabilirsiniz ama fikirleri asla yıkamayacaksınız.”

Sosyal medya hesabımda gezinirken fark ettiğim, arka arkaya sıralanmış birbirine tezat bu iki karenin sahiplerini, ideolojilerini veya kimin daha haklı olduğunu bir kenara bırakalım. Hayatımın hiçbir aşamasında kendimi veya sevdiklerimi, “öteki” diye tabir edilen azınlıklardan veya sırf benden farklı fikirlere sahip olduğu için “karşıt görüşlü” olarak adlandırılan insanlardan uzak tutmaya çalışmadım. Aksine, onlara ne kadar yakın durursam, anlattıklarına ne kadar kulak verirsem, ne demek istediklerini o kadar iyi anlayabileceğime inandım. Solcu bir babanın oğlu olduğum için sağ görüşlü arkadaşlarımdan, koyu bir Galatasaray taraftarı olarak Fenerbahçeli dostlarımdan ya da Türkçe konuşamadığı için mahalle maçlarına bile alınmayan Kürt komşularımdan hiç zarar görmedim. Aslında ben, aynı topraklarda büyüdüğümüz, aynı kültürle yoğrulduğumuz ve çok değer verdiğim insanlardan hiç zarar görmedim. Ama geldiğimiz noktada şunu çok iyi anlıyorum; biz çözüm sürecinin değil, çözümsüzlük sürecinin ortasına sürükleniyoruz. Çünkü biz, iletişim kurmayı unutuyoruz.

Bir insanın ideolojisini yıkmaya veya değiştirmeye çalışmak fikrini her zaman ahmakça bulmuşumdur. Bir heykelin yıkılmasına tepki gösteren çocuğun, sahnede sazı susturulan kadının ya da albümleri yasaklanan adamın fikirlerini asla değiştiremeyiz. Asıl bu fikrimizi değiştirmek için daha kaç kişinin canı yanmalı diye oturup bir fikir birliği yapmalıyız.

Eminim birçoğunuz şu sözü duymuştur: “Eskiden yasaklı kitaplarımızı yakardık; kalanları toprağın altına gömer, bahçede saklardık.” Bu sözlerin sahipleri bize çok uzak bir ırkın üyeleri değil. Bunlar bizim annelerimizin, babalarımızın veya onların yakınlarının sözleri. Yasaklarla, işkencelerle dolu o sancılı yıllarda yaşayan bir kuşağın sözleri. Şimdi kendilerine sorun lütfen, belki hâlâ toprağın altında duran o kitapların hatırına sorun lütfen; bu yasaklar, bu işkenceler, onların ideolojilerini değiştirebildi mi?

Kaldırım taşına serdiği karton parçası üzerinde kendi müziğini yapmaya çalışan, aynı sokakta yan yana yürüdüğümüz, aynı mekânlarda oturup yemek yediğimiz Kürt gençlerini görmezden gelmek; oturduğumuz evlerin inşasında veya gezdiğimiz parkların peyzaj çalışmalarında bu insanların üç kuruş paraya çalıştırıldığı gerçeğini değiştirmeyecektir. Her şeye rağmen, bu insanları yok sayıyor olmak hangi eşitlik, hangi kardeşlik anlayışına sığar?

Siz de haklısınız. Eşitlik ve kardeşlik gibi kavramlar, ülkemizde sadece birkaç köşe yazısında okuduğumuz veya birkaç siyasetçinin diline pelesenk olmuş, yükte ağır ama pahada hafif kelimelerden öteye geçemiyor.

Öyle ki, devletin başındaki adamı “diktatör” olarak tanımlayan patronunuz, öğretmeniniz veya en yakın arkadaşınız, söz konusu kendi çıkarı olduğunda etrafındakilere ve özellikle altındakilere karşı uygulanan her türlü faşist yaptırımı görmezden gelebiliyor. Hatta kimi zaman bu yaptırımın bir numaralı uygulayıcısı olabiliyor. Daha açık konuşalım; iş yerinde size yıldırma politikası uygulayan ama yanınızdaki çalışanı kayıran patronunuz ve tüm bu olup bitene göz yuman o çalışan, yeri geldiğinde televizyonda gördüğü adam için “diktatör” kelimesini cümle içinde kullanabiliyor. Bu haliyle “diktatör” kelimesi, yükte ağır ama pahada hafif bir cümlenin baş zanlısı oluyor. Bu insanlara bir de siyasi veya hukuki bir yetki verildiğini hayal etsenize. Vay güzel ülkemin derdine!

İşte bölücülük böyle başlıyor. Siyasette, okulda, iş yerinde ya da hemen arka mahallede. Yukarıdan aşağıya doğru inen önyargılar, kibirler, hor görmeler ya da görmezden gelmeler, değersizleştirme ve itibarsızlaştırma çabalarının tamamı, bizleri kendi içimizde son parçamıza kadar dilim dilim bölmeye devam ediyor.

Hepimiz insan haklarının bekçisiyizdir mesela. Zulme karşı durmak, kadına şiddete hayır demek, direne direne kazanmak; bunlar sadece elimizdeki afişlere kazınmış birkaç süslü püslü slogan değil, doğru mu? Bunlar bizim, doğru insan olma yolunda öğrendiğimiz gerçeklerimiz. Ama sadece bizim gerçeklerimiz. Bizden farklı düşünen bir başkasının gerçeği olmaya dursun bunlar. Olursa zulmedebiliriz, kadınsa dövebiliriz, direnirse öldürebiliriz. E, hani insan haklarının bekçisiydik? Ne oldu da bu kadar tahammülsüz insanlara dönüşebildik?

Yıllar önce Haluk Bilginer’den duyduğum bir ses zaman zaman kulağıma yaklaşır ve der ki, “Hepimizin içinde bir Hitler var ama biz onu kullanmayı tercih etmiyoruz.” Adolf Hitler’in, Yahudi karşıtı politikası ve ırkçı ideolojisi nedeni ile 5,5 milyon insanın ölümünden sorumlu tutulduğu bilinmektedir. Ve bu adamın hedefindeki kitle ise azınlıklardı. O dönem azınlıklar, ülkedeki tüm sorunların kaynağı olarak gösteriliyordu. Koca bir ulusa karşı hedef gösterilen küçücük bir topluluktan bahsediyorum burada. Antisemitizm adı verilen bu Yahudi karşıtlığı ile azınlıklar toplama kamplarına getiriliyor, çalışabilecek durumda olanlar ayrılıyor, geriye kalanlar ise gaz odalarında öldürülüyor ve cesetleri yakılıyordu. Böyle anlatınca kulağa ne kadar vahşice geliyor, değil mi? Ama maalesef hepimizin etrafında, benzer bir yetkiye sahip olması halinde içindeki Hitler’i kullanmak konusunda en ufak bir tereddüt bile etmeyecek bir sürü insan var.

Herkes yine bildiğini okusun ama Newton okuyanlar bilirler; kendisi etki-tepki yasasını açıklarken, “Her etki için her zaman eşit büyüklükte ve zıt yönlü bir tepki bulunur,” demişti. Aslında bunu söylerken, “Ağlayanın malı gülene kalmaz,” veya “Eden bulur,” gibi ilahi cümlelere dem vurmaya çalışıyorum. Yine de ne dersek diyelim, kimsenin doğrusunu öyle bir anda değiştiremeyiz. Bunu anladıktan sonra, çok da ayrılmaya gerek kalmıyor zaten.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.