Batmak Üzere Olan Şirketler ve Tasarruf Planları

Yayın Tarihi: 12/08/2014 - Kategori: Blog

Batmak üzere olan şirketlerin devreye soktukları ilk tasarruf planı, maliyetlerin düşürülmesi yönünde atılan somut adımları içerir. En basit haliyle, şirketin gider kalemleri incelenir ve yüksek maliyet grubu içerisinde yer alan satırlar için tasarruf önlemleri alınır.

Aslında buraya kadar her şey normal. Kredi kartı ile yapmış olduğumuz harcamaların etkisini, bir sonraki ayın hesap özetinde gördüğümüzde biz de benzer önlemleri alırız. Ama Türkiye’de faaliyet gösteren yabancı firmaların çoğu, buna benzer kriz senaryolarında kendi ipini çekmeyi başarabiliyor.

1 Ocak 2008 tarihinden önce ülkemizde faaliyet göstermeye başlayan yabancı sermayeli şirketler, 5 yıl boyunca kurumlar vergisinden muaf tutulmaktadır. Yani asıl senaryo, bu muafiyet süresinden sonra başlıyor. Türkiye’de yaklaşık 7 yıldır faaliyet gösteren yabancı sermayeli bir şirket hayal edelim. Işıkları söndürün lütfen, hayalimi kırmayın. Bu firmanın vergi muafiyeti iki sene önce sona erdi ve Türkiye pazarına girdiği yıllardaki gösterişli görüntüsü, bu gösteriş yolunda savurduğu paralar ile sönmeye yüz tuttu. Yüksek maliyetler nedeniyle yıllardır zarar bütçesi açıklayan firma, tam olarak yukarıda özetlediğim şekilde kriz senaryosundan bir rol kaptı.

Ve işte şimdi, kemerleri sıkmanın tam zamanıydı!

Eskileri temizleyelim.

Bir gün posta kutuma, şirketin en eski isimlerinden birine bugüne kadarki katkılarından ötürü teşekkürler içeren samimiyetsiz bir ileti düştü ve bu kadar eski bir çalışanın apar topar uzaklaştırılmasının etkisi saniyeler içinde tüm şirkete yayılmaya başladı. Bir anda tüm çay ve yemek molalarında en fazla dile getirilen cümle, “Bizi de gönderirler mi acaba?” oldu ve bu kırılma anı tüm çalışanlar üzerinde geri döndürülemez izler bıraktı.

Şirket yönetimlerinin doğru öngörülerde bulunamadığı konuların başında, eski olması nedeniyle maaşı yüksek olan kişilerin görevlerinden uzaklaştırılması gelir. Bu tarz görevden uzaklaştırma operasyonları, kıyıları süpürüp temizleyen dev dalgalara benzer ve karar mekanizmasının başında olan kişilerin istediği de tam olarak budur.

“Harika. Eskileri ve maaşı yüksek olanları temizledik. Ama hazır istediğimiz dev dalgaları yaratmışken, bırakalım su kendi yolunu bulsun!”

Gereksiz harcama yapmayalım.

Sıradan bir insanın hayatında olduğu gibi, büyük şirketlerin de en büyük gider kalemleri arasında lüks tüketim harcamaları bulunur. Buradaki lüks tüketimden kastım, yöneticilerin altındaki son model şirket araçları, pahalı ve akıllı şirket telefonları ya da bir sene boyunca kazanamayacağınız maaşları ile alıp, şirkete gider olarak gösterdikleri Kenya kahveleri değil tabii ki. Ne münasebet! Ayda 2.000 TL brüt maaşla ve üzerine en az iki kişilik iş gücü yıkılarak çalıştırılan personelin yapmış olduğu harcamalardan bahsediyorum burada.

Sık sık şehir dışına çıkmak zorunda olan personellerin uçuşları göze batmaya başladı öncelikle. Uçuş saati ve bilet fiyatı gibi detaylara kadar inildi. Hava yolu yerine kara yolu kullanımının insan vücudu üzerindeki olumlu etkilerine değinildi. Araç kiralamak “kaka”, servis kullanmak “cici” algısı yaratıldı. Kısacası, bu şirket tarafından verilen görevi yerine getirmeye çalışan insanların rahatını bozmak için her şey kurgulandı. Verilen mesaj çok açıktı: “Seve seve çalışın!”

Bu personeller söve söve çalıştığı müddetçe, karar mekanizmasının başındakiler ve altlarındaki emir uygulayıcılar daha rahat edebilirler. Çünkü bu mekanizmanın en önemli yapı taşı, güçlüyü daha da güçlü kılan yaptırımlardır.

Primleri kaldıralım.

Hayalimizdeki şirketin faaliyet alanını genişletmek için, bu operasyona küçük küçük mağazalar ekleyelim. Mağaza, bu tarz şirketleri ayakta tutan ve yaşayan en önemli organizmadır sonuçta. Buradaki yaşam, gün içerisinde yaklaşık 12 saat boyunca aktif olarak devam eder ve her mağaza, bünyesindeki çalışan sayısı kadar da farklı hikâye barındırır. Ama hikâyelerin temelindeki kurgu genelde aynıdır. Bu çalışanlar, kendilerine sunulan asgari ücret veya bunun biraz daha üzerindeki tutar göz ardı edilerek, “tavşan-havuç” ilişkisindeki havucun peşinden koşturulur. Çünkü Türkiye’de, özellikle perakende sektöründe çalışan ortalama bir satıcı için öngörülen prim tutarı, en az bir maaş kadardır. Bu da o çalışana, aylık gelirini ikiye katlama fırsatı sunar.

“Ama artık buna bir son vermeliyiz. Çünkü biz artık tasarruf eden, gereksiz harcama yapmayan bir firmayız. O halde primleri kaldıralım!”

Primler kaldırıldıktan 3 ay sonra, mağaza çalışanlarının gelirleri ve hayat standartları yarı yarıya düştü. Her gün evlerine, çalışma arkadaşlarından bile daha az gördükleri ailelerinin yanına stres dolu bünyelerini taşımaya başladılar. Müşteriyle sıcak temasın en önemli noktasının mağaza olduğunu unutan yönetimin bu kararı ile birlikte, çalışanlar yeni uygulamaya olumsuz tepki vermeye başladı ve bu tepki direkt olarak müşterilere yansıdı. İşte bu da, sonun başlangıcını hazırladı!

Maliyetleri azaltması beklenen tasarruf planı mutsuz çalışanların, mutsuz çalışanlar da mutsuz müşterilerin ilk meyvelerini vermeye başladı. Böylece mağaza gelirleri ve kârlılık düştü; doğal olarak tasarruf planlarının koruyucu etkisi ters akıntıya teslim oldu.

Terfi koşullarını gözden geçirelim.

Tasarruf planlarının kontrolünü yavaş yavaş kaybetmeye başlayan şirket yönetiminin gündemine yeni bir konu taşındı. Çalışanların terfi beklentileri. “Terfi” kelimesini duyan her yöneticinin aklına gelen ilk şey, o çalışanın bu yetkinliğe sahip olup olmadığından ziyade, ilgili çalışanın terfi sonrası maaşında yapılması gereken zam miktarıdır. Özellikle kriz senaryosunun tam ortasında yer alan bu şirket için “terfi”, çok Arapça bir kelimedir.

Şirket yönetimi, terfi sonucu ne olursa olsun her çalışan için sabit bir zam oranı belirledi. Hayalimizdeki şirket için bu orana %7 diyelim. Kısa bir matematik yaparsak; 2.000 TL brüt maaşla çokça çalışan bir personele yapılan zam miktarı 140 TL brüt oldu. Bu personelin, ortalama bir yöneticinin haftalık kahve parası kadar zam miktarı ile bir sene boyunca hayatında neleri iyileştirebileceği üzerine kafa yormak, benim haddime düşmez!

Terfi konusundan saptık sanırım. Aslında hayır. Şirket yönetiminin yapmak istediği de tam olarak buydu. Zam oranlarının açıklanmasından sonra çalışanlar için terfi edip etmemenin çok da bir önemi kalmamıştı. Kontrolü kaybeden yönetim kararları, şirket çalışanlarını değersizleştirmeye çoktan başlamıştı!

Eskilerin yerlerini dolduralım.

Bu şirketten apar topar uzaklaştırılan adamlar vardı. Sahi, ne oldu onlara? Onlar unutuldu da onların koltuklarına ne oldu peki? Şirket yönetiminin bir sonraki hamlesi bu yönde oldu.

“Mevcut çalışanlarımız terfi hak edecek kadar iyi bir yıl geçirmediler. Aksi söz konusu olsaydı şirketimiz bu krizde olmazdı zaten. O halde yeni bir kadro kuralım!”

Biri yine bir karar almış ve gözünün içine bakanları da peşine takmayı başarmıştı.

Faaliyet alanlarına baktığınızda, Türkiye’deki perakende sektörünün düşündüğünüz kadar büyük olmadığını söyleyebilirim. Aslında bu durum kısır bir döngüyü işaret etmek yerine, faaliyet alanı ile ilgili kalifiye personelin ne kadar az ve değerli olduğunu göstermektedir. Tabii ki şirket yönetimi bu durumu da doğru yorumlayamadı.

“Bizim sektör küçük, pek de kimse kalmadı,” algısına kapılıp, boş koltukları doldurmak üzere, benzer koltuklarda oturan ama farklı faaliyet alanlarında görev alan kişilerin peşine düşüldü. Çok geçmeden ilgili kişiler bulundu ve şirketimizdeki yeni koltuklarının başına getirildi. Ama durun! Bir yerde küçük bir sorun vardı. İnşaat veya hızlı tüketim malzemeleri alanında çalışmış bu kişiler için, reyondaki televizyon ile yerdeki beş kilo çimento arasında fark yoktu. Ürün üründü ve satın alma buna göre yapılmalıydı. Satın almayı bizden öğrenecek değillerdi!

Mevcut operasyonumuza küçük küçük mağazalar eklemiştik değil mi? Güzel. O halde tüm günahları bu mağazaların üzerine yıkabiliriz. Yanlış satın alma tercihleri sonucu, mağazalar gereğinden fazla stok ve maliyet taşımaya başladı. Gereksiz maliyetler, son kullanıcı için belirlenen satış fiyatlarını yükseltti ve marka algısının zayıflaması ile birlikte müşterilerimizi rakiplere kaptırmaya başladık. Azalan müşteri sayısı, personelin dikkatini ve motivasyonunu kırmaya devam etti. Ama olsun, bu bir süreçti. Pekâlâ, bir takım etkileri olacaktı.

Ölümü gösterip, sıtmaya razı edelim.

Tüm bu düzenlemelerden sonra şirketin durumunun çok da iyi olmadığından dert yanan, bu nedenle şirketin en ufak bir kuruşu için bile canla başla mücadele etmemiz gerektiğini savunan şirket yöneticilerinin hayat standartlarında herhangi bir değişiklik gözlemleyemedim. Tasarruf mekanizması hep en alttan başlıyor ama en üste ulaşamadan, bir yerlerde tıkanıyordu.

Bunun en önemli nedenlerinden biri, şirketin gelir dağılımı politikasındaki adaletsizlikti. Ama bu sonuca ulaştığınız anda sevgili yöneticileriniz devreye girip size dışarıdaki dünyayı gösterirler; doğada bile adalet olmadığını savunurlar ve ölümü gösterip, sıtmaya razı ederler.

Bu şirket, bu koşullar altında daha ne kadar hayatta kalır bilinmez ama olan hep en alttakilere olur. Ceplerini doldurmaya devam edenler, çocuğunun özel okul masrafını şirkete fatura edenler veya doğru kişiye kapak atarak yattıkları yerden para kazananlar hep yüksek rakımda ikamet ederler. Yani güçlü olanlar, güçlenmeye devam ederler. Ama şunu da unutmayalım lütfen; maymun ne kadar yukarı çıkarsa, kıçı o kadar iyi görünür.

Şimdi ışıkları açabilirsiniz.

1985 yılında İstanbul’da doğan Cihan Şimşek’in çocukluk ve gençlik anıları bu şehirde saklıdır. Ailesinin, kendisini bir mühendis olarak görmeyi umut etmesi üzerine lise yıllarında sayısal bölümü tercih etmiş ama Biyoloji’ye olan ilgisizliği nedeniyle mühendislik hayallerini kırmak zorunda kalmıştır.

2004 yılında Muğla Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat bölümünü kazanması ile birlikte ilk defa İstanbul’dan ayrılarak Muğla’ya yerleşmiştir. Üniversitede ikinci öğretim okuyor olmak, boş vakitlerinde fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon merakını geliştirmesine yardımcı olmuştur.

Mezun olduğu 2008 yılında güzel Muğla’yı terk edip İstanbul’a dönmek zorunda kalmış, askerlik görevini de tamamladıktan sonra iş hayatına atılmaya karar vermiştir. Son dönemlerde kitap, blog ve senaryo yazarlığı dışında, fotoğrafçılık ve post-prodüksiyon yetenekleri ile kendince yönetmenlik yaptığı da bilinmektedir.